Baba hayalet al..

hay.jpg

-Baba bana hayalet al
– Oğlum hayalet nedir ?
-Baba hayalet hayal etmektir ?
-Oğlum hayalet nerede satılır ?
-her yerde baba..her yerde
-Oğlum hayalet nasıldır ?
-Gördüğün insanlardır baba, insanlardır
-Oğlum hayalet ne ile alınır
Para ile baba.. para ile
Sahte para. kara para.
Hayalet para ile.. alınır
-oğlum sen hayaleti ne yapacaksın
-oynayacağım baba,
Hayalet alıp
Hayalet satacağım
insanları avutacağım
hayaletimi, geleceğin
insanlarına göstereceğim.
-Baba, bu yerde herkes
Hayalet alıp hayalet satıyor.
-Baba bana hayalet al !
Baba geleceğimi düşün
Baba beni hayal et de
Bana hayalet al

Destur, şundan bundan kategorisine gönderildi | 1 Yorum

Bir ayıp temizlendi

caami-3.bmpOsmanlı İmparatorluğu’nun temeli zamanımızdan yedi asır önce Batı Anadolu’da Söğüt’te atılmıştı. O çağda henüz Beylik olan bu devletin ikinci hükümdarı Orhan Gazi’dir. Orhan Gazi devleti gerçek anlamda örgütleyen ve Sultan ünvanını ilk defa kullanan Osmanlı Padişahı’dır.

Orhan gazi 1281 yılında Söğüt’te doğmuştu. 1326 yılında babası Osman Gazi’nin vefatı üzerine padişah oldu.1359’a kadar 33 yıl bu makamda kaldı. Devletin sınırlarını genişletti ve onu çağına göre modern bir devlet haline getirdi. Sultan Orhan’ın askerleri ele geçirdikleri şehirlerde halka karşı âdaletli davranıyorlardı.Bu yüzden ilk Osmanlı fetihleri sür’atle yayıldı.

Sultan Orhan 1326’da Bursa’ya girdi. 1329’da otuz yıldan fazla kuşatma altında bulunan İznik’in fethini tamamladı. 1360 yılında Gemlik’i ele geçirdi. Bizans’lılarla yapılan birkaç çatışma sonucu yaklaşık olarak tüm Batı Anadolu Osmanlı hükümdarlığı altına girmişti,

Sultan Orhan başarılı fetihler sonucunda “Şücaeddin” ünvanını almıştı. “Dinin kahramanı” anlamını taşıyan bu unvan, bölgede kurulan yeni siyasi oluşumun liderine uygun düşüyordu.
O çağda Küçük Asya   büyük sıkıntılar ve tarifsiz siyasi çalkantılar içindeydi. Muazzam bir köylü ordusu kılığında 1. Haçlı seferi, ülkeyi Batı’dan doğuya yarmış, bunun hemen arkasından gelişen Moğol saldırısı Batı’dan gelen korkunç felaketin Doğu kanadını teşkil etmişti. Konya merkezli Anadolu Selçuk devleti dağılmış, Anadolu şehirleri anarşi içinde kalmıştı. Terör her ocağı yıkmış, ateş her bacayı sarmıştı.

Anadolu Selçuk devletinin son hükümdarı II. Gıyaseddin zamanı, hıristiyan Fransız paralı şövalyeleriyle desteklenen Konya’nın zalim askerleri, Malya Ovası katliamında 60 bin Türkmeni katletmişlerdi. Tarihte son savaşını kendi halkına karşı veren bu devlet, az sonra siyasi sahneden silinmişti.

Osman ve Orhan gazilerin devleti böyle bir enkazın üzerinde yükseliyordu. Canından bezmiş halkın güvenilir bir hukuk düzenine ihtiyacı vardı. Aksi halde dibe vuran yaşam sona ermek üzereydi. Yıkım ve esaret kaçınılmaz olmuştu. Bir devlet kurulmalı, bu devlet anarşiyi önlemeli, sağlam bir idari mekanizma, suç ve ceza dengesiyle disiplin sağlamalıydı. O çağda henüz güçlü kurumlara sahip olamayan kamu düzeni için tek çare dine bağlanmaktı. Orhan’ın “Şücaeddin” lakabı işte böyle bir ihtiyacı ifade ediyordu.

 Sultan Orhan İznik’i fethettikten az bir zaman sonra gelenek üzre şehrin ortasında yer alan büyük kiliseyi camiye çevirdi. Yanına bir de medrese inşa ettirdi. Hırıstiyan devrinde Ayasofya adı ile anılan bu kilisenin adı yine Ayasofya olarak kalmıştı. Kendilerinden ve tarihi misyonlarından emin olan fâtihler “devleti ebed müddet” kavramı içinde herhangi bir isim değişikliğine gerek duymamışlardı.

Sultan Orhan’ın camiye çevirdiği İznik Ayasofya’sının hırıstiyanlık tarihinde özel bir yeri vardır. Bu kilise miladî 325 tarihinde Roma kralı Konstantin’in arzusu ile toplanan ilk “itikat Meclisi”nin yapıldığı yerdir. Devrinde tüm din adamlarının bir araya gelerek temel itikat meselelerini konuştukları ve bir sonuca bağladıkları bu toplantılara hırıstiyan tarihinde “konsil” adı verilmektedir. 325 tarihli 1. İznik Konsil’ine o sırada Roma İmparatorluğu’nun egemenliği altında olan Avrupa, Afrika, Küçük Asya ve Mezopotamya’dan 200’e yakın piskopos iştirak etmişti.

Toplantıda konuşulan konu “Hz İsa Rûhullah aleyhisselam”ın  “ulûhiyeti”ydi. Erken hırıstiyan döneminde ilk hırıstiyan kaynakları, hz. İsa’nın kendisini “hem Allah, hem İnsan” olarak tanıttığını ileri sürüyordu. Buna göre dinin akaidinde Baba-Oğul-Ruhülkuds” kavramı geliştirilmişti. (Trinité) Baba ile oğul aynı cevherdendi. Hakk “baba” peygamber “oğul” ikisini bağlayan da “kutsal ruh” tu. Ancak bir zamandan beri Roma’nın bazı vilayetlerinde ve özellikle Mısır’da bu düşünceye bir isyan belirmişti.  Bazı kişiler “Baba” ile “oğul”un aynı cevherden olmadığını ileri sürüyorlardı Bu ekibin başını İskenderiye başpiskoposu “Ariüs” çekiyordu.

Ariüs ‘e göre  oğul Baba’nın yaratmasıydı.  Yani kendi ifadesi doğru olsa da Hz. İsa Allah değil, herkes gibi “Allah’ın yarattığı bir kuldu” ancak peygamberlikle görevlendirilmişti.

Peygamber Nâsıra’lı İsa’nın “Allahın oğlu  olduğuna dair geliştirilen “teslis:üçleme: trinité” kavramı Roma’nın resmi düşüncesiydi. O çağda putperest Tanrı inancından uzaklaşarak sarsıntı geçiren ve dağılmak üzere olan Roma, Hırıstiyanlığa ve tüm tek Tanrıcı dinlere özgürlük tanıyan 315 Milano Bildirisinden sonra bağlayıcı unsur olarak can havliyle hırıstiyanlığa sarılmıştı. Halbuki “kutsal teslise” saldıranlar yüzünden şimdi bu dinin birliği bozulmak üzereydi. Kral Kostantin 325 İznik konsilini bu yüzden topladı.

 İznik konsili aylar süren müzakerelerden sonra  “Baba “ ile “oğul”un aynı olduğunu ilan etti “Bu kararını “Homoousius” kelimesi ile tescil etti. İskenderiyeli yürekli Papaz yenilmişti. Yenilgisini hayatı ile ödedi.

İskenderiye’li papaz Ariüs’ün İsa Rûhullah aleyhisselam için geliştirerek “Thalia Ou le banquet spritiuel “ başlığı ile yazdığı bir kitapta savunduğu “Tanrı değil, peygamber” sav’ı İslamı düşünceye ve Kur’an hükümlerine uygundur. Teslis, kral  Kostantine ait bir siyasi programdı. Ariüs ise bir din adamıydı, kralın siyaseti onu ilgilendirmiyordu. Bu yüzden Ariüs’ü “gerçek bir İsevî-hırıstiyan” olarak selamlamak mümkündür. İznik Ayasofya’sında beş asır sonra bir Konsil daha yapılmış o sırada dini temellerinden sarsan “tasvir kırıcılık” konusu görülmüştü.

İznik Ayasofya’sının hırıstiyanlık tarihi içindeki yerini iyi bilen Vatikan’ın bu eser üzerindeki ilgisi hiç kesilmemiştir. Bölgede faaliyet gösteren Türk “turızm ve tanıtım” firmalarının  Ayasofya hakkında ürettikleri düşüncelerin de arkası kesilmemiştir. Buranın bir Sultan vakfı olduğunu bildikleri halde eserin hırıstiyan tarihi içindeki yerini ön plana alan turizmciler, “inanç turizmi” şeklinde tartışılmamış bir kavrama sarılarak fethi küçümsemekte ve Cami’nin yeniden kiliseye çevrilmesini arzu etmektedirler. Bir ara “Kültürel Miras” anlayışı ortaya çıkmış ve Osmanlı kültürel mirası ortada dururken Katolik kültürel mirasından söz edilmiştir.

turisci.jpgOrtaya çıkan ilginç tartışmalar sırasında buranın yeniden “kilise” olmasını isteyenler görülmüş “yarısı cami, yarısı kilise olsun” diyenler çıkmıştır.  Olayı İspanya’daki Kurtuba Camii ile mukayese eden bazı kişiler, “reconquista” dan sonra Kral Karlos Kentos’un Kurtuba Camiinin ortasına katedral yapmak isteyenlere karşı “Bu ülkede pek çok katedral yapabilirsiniz ama bir Kurtuba Camii daha yapamazsınız” deyişini, İznik Ayasofyası’na giydirerek “İznik’te pek çok cami yapabilirsiniz ama bir Ayasofya daha yapamazsınız” şekline sokmuşlardır. Vakfın şartlarını yerine getirmekle görevli ve bu çaba içinde olan yöneticileri de “fetih edasıyla dinsel sömürü ve siyasi şov” yapmakla suçlamışlardır.

Ancak bu yoldaki çabalar sonuçsuz kalmıştır. Bununla birlikte 2000 yılında alınan geçici bir Hükümet kararı ile burada, Hz. İsa’nın 2000’inci doğum yılı münasebeti ile Vatikan tarafından yürütülen bir girişimle ayin yapılmıştı.

Orhan Gazi vakfı İznik Ayasofya’sı tüm Osmanlı asırları boyunca cami olarak kullanılmış, 90 yıl önce terkdilmişti. eser geçtiğimiz Kurban bayramında cami olarak hizmete açıldı. Bina Vakfın tarihi olan 1331’den bu yana geçen 680 yıllık İslamî yaşamına kaldığı yerden yeniden soyundu. Eskiler  “Şart-ı Vâkıf  Nâsı Şari gibidir” derlermiş, “Vakıf yapanın koyduğu kurallar Kur’an Hadis” hükmündedir, demektir. Böylece Orhan Gazinin 700 yıl önce kurduğu vakfın şartı da yerine gelmiş oldu. Tarihe ve ecdada karşı işlenmiş bir kusur ve bir ayıp temizlendi. 

                                                                                                                                                                              kilise-3.jpg
 

Baş Yazı kategorisine gönderildi | 1 Yorum

İki denizin birleşmesi

mevlana2.jpg (Arşiv’den uyarlama)

Şu yaşadığımız günlerden yedi yüz yıl önce Anadolu’nun bağrında Mevlânâ Celaleddin Rumî yaşadı. Bu gün Afganistan sınırları içinde kalan Belh’te doğmuş, Konya’da hayata gözlerini kapamıştı. Bir Tanrı velisi, halkın sevdiği ve insanüstü varlığına inandığı bir kişiydi…

Hayatının üç dönemi vardır:  Alimler sultanı lakabı ile anılan Babası’nın yanında başladığı tahsili sonucu bir medrese hocası olarak Konya’da geçirdiği yıllar, Ona İlahî aşkı tanıtan Tebrizli Şems ile karşılaşması ve Şems’in ortadan yok oluşu ile başlayan büyük olgunluk çağı… Yani Mevlânâ’yı yedi yüz yıl sonraya taşıyan ve daha da ileri götüreceği anlaşılan  büyük “Aşk” dönemi…

Mevlânâ başlangıçta bir bilgindir… Zamanında geçerli olan bütün ilimleri öğrenmiştir. O çağda moda olduğu şekilde bu ilimlerin çoğu insan ruhuyla ilgilidir… İnsan o devirde kendini tanımak, Yaradanını bilmek, geleceğini ve soyunu güvence altına almak üzere ilim öğrenir… Yaşamın gereksinimlerine bağlı tüm ilimler, sanatlar marifetler, hünerler, bu ana temanın birer parçasıdır.

Doğu’dan Batı’ya devrinin bütün tanınmış kitaplarını okumuştur, Mevlânâ. Aristo’yu, Eflatun’u, Kelile Dimne’yi bilir… Felsefe ve mantık’tan haberi vardır… Dinin temel itikat sorunlarında, din hukukunda ve İslam akaidinde kendisine soru sorulacak kişidir… Bir danışman ve müftüdür. Tarikat sahibidir. Babası Bahaüddin Veled ve hocası Kayseri’li Burhaneddin Muhakkik Tırmizî yoluyla İranlı büyük Sufi, Necmeddin Kübra’ya atfedilen “Kübreviyye” tarikatine bağlıdır. Mertebe sahibi, ulu ve saygın bir şeyhtir.

Mevlânâ’nın hayatının ikinci devresi İran’ın Tebriz şehrinden geldiği söylenen esrarengiz bir kalenderi dervişi olan Şems ile karşılaştıktan sonra başlamaktadır. Mevlânâ bir gün Konya çarşısında atla geçerken kalabalığın arasından sıyrılan garip bir kişi, atının dizginlerini tutar ve seslenir “Söyle ya efendi, Peygamber mi büyük, Beyazıdı Bestamî mi ? ” Mevlânâ şaşırır, biraz da hiddetlenir – O nasıl söz, elbette ki Peygamber büyüktür… diye cevap verir… Garip derviş israrlıdır, işin peşini bırakmaz. “Beyazıt, Yaradanına hitaben –Sana doyduk… derken, Peygamber – Sana doyamadık… diyor…bu nasıl iş ? ” diye sorar…Mevlânâ o zaman tarihlere geçen şu cevabı verir : “ Beyazıd’ın kabı dardı, çabuk oldu, Peygemberin kabı elbette ki çok genişti, dolmadı der…

İki insan bu konuşmadan sonra birbirlerini tanırlar… Mevlânâ atından iner ve Şems’in boynuna sarılır…  Bu Konuşma Konya çarşısında “Şeker Karan” medresesinin önünde olmuştur… Mevlânâ ile Tebrizli Şems arasındaki bu buluşma, medresede, okulda, hoca önünde rahatlıkla, keyifle öğrenilen “skolastik” ilimle; çarşıda, pazarda, han içlerinde, çileli fukara evlerinde, hayatın tam orta yerinde, kahırla, eziyetle ve insan gerçeğiyle yaşanarak öğrenilen ilmin buluşmasıdır… Buna tarihçiler sonradan  “iki denizin birleşmesi” anlamında “marac el bahreyn” demişler…
                                   
Mevlânâ’ nın Şems ile buluşması Doğu İslam tasavvufunda  Hallacı Mansur’un “Enel Hak” demesinden sonra en çok tartışılan konudur… Yedi yüz yıldır konuşulmaktadır. Adı geçen buluşma sonucunda Şems, Mevlânâ’nın,  yapısında doğuştan saklı olan Tanrı aşkını ateşlemiş ve çıkan yangının dehşetinden kendisi bile korkup kaçmıştır… Mevlânâ’nın yıkılan barajı önünde tutunamayan Şems’in ne şekilde ortadan kaybolduğu da bilinmezler arasındadır… Tarihsel gerçekleri açıklamada yetersiz kalan “menakıb” tarzı hikayeler, bize fazla bir şey söylemiyor…

Ortada gün gibi duran gerçek şudur ki Şems, Mevlânâ’ya ne yapmışsa yapmış, O’na ne söylemişse söylemiş, O’nu nasıl sırlarla donatmışsa donatmış, ne çeşit renklerle bezemişse bezemiş, sonunda O’nu   şu yaşadığımız yüzyılda dahi içimizi ısıtan bir Tanrı eri şekline sokup ortaya çıkarmıştır… Bu iş nedir ? Bilinmiyor… Herkes bir şeyler uyduruyor… Her vatandaş kendi dar penceresinden bakıp muhteşem düğümü çözmeye uğraşıyor……

 Mevlânâ’ya – Sen nasıl adamsın ? diye sormuşlar – Ben ol da  bil, demiş… Mevlânâ’yı bilmenin başka yolu yoktur sanırım… Kim ki Mevlânâ’yı merak eder, O’nun gibi olmalı… Yani “Tanrı aşkına” düşmeli…Türk usulü… Türkler Tanrı “aşkına” Tanrı emirlerinden daha çok düşkündürler… İşin kolayı bu. Bizim Mevlânâ’mız var… Dünyaya verecek başka neyimiz var…? (Arşiv’den)

Dervish kategorisine gönderildi | 1 Yorum

Eski zaman resimleri

galata_me__.jpg
Galata Mevlevihanesi
Ressam:İbrahim Çallı

Dervish kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Eski zaman resimleri

galip-turbe.jpg
Şeyh Galib’in türbesini ziyaret
(yağlıboya tablo)

Dervish kategorisine gönderildi | Yorum yapın

Yüz bin fare

mevlana1.jpg

Topluluk bedenlerin çokluğundan meydana gelmez.
Cismi de isim gibi yel üstünde durur bir şey bil.
Farelerin yüreklerinde topluluk kudreti olsaydı
Kızarlar gayrete gelirlerdi de birkaç tanesi birleşir
Fedai gibi aman vermeden kediye saldırırlardı.

Okumaya devam et

Dervish kategorisine gönderildi | 1 Yorum

eski zaman resimleri

dede.jpg
Konya’da Hz Pir  Mevlâna Celaleddin Makamının

son  Mevlevî Dede’ si Mehmet  Dede  Konya, 1956

Dervish kategorisine gönderildi | 2 Yorum

Eski zaman dervişleri

tekke1.jpg kart.jpg
İki  yüz  yıl  önce  Galata  Mevlevîhânesi avlusunda iki Mevlevî
Kartın  arkasında fransızca  “Mosquée  des derviches dansants
à Péra, Beyoğlu’ nda dans  eden  dervişler’in  camii ” yazıyor.
(Eski bir kartpostal’dan)

Destur kategorisine gönderildi | 1 Yorum

Bizim ölülerimiz diridir

kudretullah-efendi.jpg (Tarihten İbretli Sayfalar)

Doğu ülkelerinde geziye çıkan bir Fransız mühendisin yolu 1867 yılının mayısında İstanbul’a düştü. Şehirden dolaşırken o sırada yoğun iş merkezi  Karaköy ve Galata rıhtımını bir eğlence merkezi olan Beyoğlu’na bağlayan Yüksek Kaldırım’dan günde yüzlerce kişinin inleye sıklaya yokuşu tırmanmaya çalıştığını gördü. Merdivenli sokağın başına oturdu ve bir gün boyu geçenleri saydı Tam 40 bin kişi.. Henri Gavan isimli Fransız mühendis buraya o çağda dünyada pek bilinmeyen  bir “Yer altı treni” yapmayı düşündü.

Okumaya devam et

Dervish kategorisine gönderildi | Yorum yapın

No Comment !

sema1.jpg
İstanbul Sema Grubu’nun çalışması
Üsküdar, Ekmekçibaşı Sokağı 1984

Destur kategorisine gönderildi | Yorum yapın