Onyedi yüzyıllık anı

7 Kasım 2009 cumartesi

Carnuntum  toplantısı, düzenleyici Piero Bordin tarafından sabah saat 11’de açıldı. Bordin Almanca yaptığı konuşmasında gelenlere teşekkür etti. Toplantının önemini anlattı. Zamanımızdan 17 asır önce, Carnuntum, henüz büyük Roma İmparatorluğu’nun önemli bir şehriyken, burada alınan bir karardan söz etti. Roma’nın "tetrarşi" adıyla dört imparator tarafından paylaşıldığı o karışık dönemde imparatorlar arasında alınan siyasi bir kararla  Roma, yeni ve  karanlık bir çağa giriyordu.

Bu kararla , en az iki yüzyıldan beri başta Hırıstiyan dini olmak üzere Roma‘nın eskimiş putlarına sarılarak  tüm yeni dinlere  saldıran putperest Roma imparatorları, artık bu tavırlarından vazgeçiyorlardı. Bu toplantının sebebi bu kararı anmak, aradan geçen 17 yüzyıla rağmen  kararın değerini bu günün insanına anlatmaktı. Kararın bu gün içinde yaşadığımız greko-romen uygarlığına olan etkisi  bu toplantının başlıca konuları arasındaydı.

Bordin konuşması sırasında bizleri 40-50 kişi kadar olan kalabalığa tanıttı. Eski adı Nikomedia olan İzmit şehrinden gelenler bu tanıtım sırasında kalabalığı selamladılar. Salonda Fransa’dan, Almanya’dan, İtalya’dan, Polonya’dan ve Carnuntum’un yeri halkından gelenler vardı. Dinleyicilerin çoğu lacivert takım elbiseli ve gravatlıydı. Üniversiteli gençler ve Şık bayanlar göze çarpıyordu.


Foto: Kutsi Erguner

Neyzen Kutsi Erguner ve zarif hanımı Arzu Erguner göze çarpanlar arasındaydı. Sırbistan, Bulgaristan  ve Niş’ten gelenler Balkan’ları temsil ediyorlardı. Delegeler genellikle Roma İmparatorluğu’nun yayıldığı alanın insanlarıydı. Sanki bu gün burada, yüzyıllar öncesinde, yeryüzünün önemli bir parçasına sahip olmuş bir devlet sanal olarak yeniden kuruluyor gibiydi. Bir imparator bulunsa belki Roma yeniden ayağa kalkardı.

Piero Bordin’den sonra Avrupa’nın kuzeybatı ucunda yer alan diğer bir Roma şehri olan Trier’in belediye başkan yardımcısı konuştu. O da benzer şeyler söyledi. Vakit ilerlemişti. Sempozyum üyelerine çay molası verildi.

–Çay molasından sonra üyeler araçlara bindiriler ve şehri gezmeye çıktılar. Carnuntum ufak bir kasaba. Viyana’ya karadan yarım saatlik yol. Şehir oldukça düzenli ve bakımlı. Bu gün cumartesi olduğuna insanlar pek evlerinden çıkmamışlar. Araçlar bizi doğruca tarihî Arena’ya götürdü. Eski Roma duvarı ile çevrili çimenlik bir alana girdik. Vaktiyle Gladiyatörlerin adam öldürdükleri bir gösteri alanının ortasına düştük. İleri doğru güvenle yürüdük.

   Piero dedi ki: “Roma tarihinin en karanlık günleri burada yaşandı” İnsanların etrafta halkalanarak ortada keyif için insan öldürülüşünü alkışladıkları bir eğlence yeriydi burası… Piero haklıydı. Boğa güreşi seyreder gibi ölüm seyreden insanların yeryüzünden gelip geçmiş olduklarına insanın inanası gelmiyor. Acaba diyorum, şimdi aynı olayı her gün TV’lerde seyretmenin bir farkı mı var ?

Arena’dan sonra bu gezinin en mutlu olayını yaşadık. Büyük bir akar suyun yanına geldik. Piero nehri işaret ederek almanca “Duna” dedi. Önce anlayamadım. Sonra sevinçle fark ettim bu “Tuna Nehriydi…” Arabadan telaşla inerek nehrin yanına koştum, sanki yıllarca birbirini görmemiş iki dost gibi sarılıştık.  O sırada açıktan geçen bir Romen gemisinin çıkardığı dalgalar üzerimize geldi, ıslandık.

Tuna uzandı ve ayaklarımı öptü. Sanki bana –Dört asırdır neredeydin ? diyordu. Bir Balkan Türkü olarak o kadar duygulandım ki anlatamam, yüzyılların hasreti giderilecek gibi değildi, Eğildim, avucuma su aldım, yüzüme sürdüm, içtim… içtim Tuna’yı o gün kana kana… Anadolu‘dan Gazi  Sakarya‘ nın selamını söyledim şanlı Tuna‘ya…

İnsanlar sesleniyor –Hocam ıslanıyorsun… Ziyanı yok dedim, kururuz….Tuna’dan ayrılırken arkama bakmadım. Aynen atalarımın yaptığı gibi… Baksaydım, belki de Tuna arkamdan gelecekti…. Bir kere daha ıslanacaktım. Yeniden kurumak zorunda kalacaktım. Tuna’yı yatağında bırakarak hızla uzaklaştım. O şimdi Karadeniz‘de Sakarya ile buluştu. Beni ıslatan sular ise belki de şu sırada İstanbul’a vardılar.

-Carnuntum toplantısına katılanlar daha sonra şehrin yegane müzesi olan Roma müzesine yol aldılar. Burası baştan sona bir “roma halk yaşamı” teşhir salonu. Kral Konstantin ve Diokletianüs’un muhteşem büstleri de cabası… Konstantin burada pek hakim bir eda taşıyor. Taşı yontan san’atkar, Büyük krala saygısını sanatı ile göstermiş. Duygularını taşa  kazımış,

                   
Kral Konstantin     Konstantin’in parasında yer alan haç vizyonu
  
Kralın duruşundaki azamet, belirgin asalet, gözlerindeki esrarlı enerji  mermere yansımış. Cansız taş, Konstantin’ in  sert bakışlarında yaşıyor. Müzenin üst kat galerisinin sonunda bir Roma mutfağı var. Burada tıüm mutfak eşyaları ileri bir titizlikle sergilenmiş. Romalı’ların mutfakta nasıl ateş yaktıklarını ve et pişirdiklerini öğreniyorsunuz. Bir kırmızı lamba ateşi gösteriyor. Sanki kebap hazır olmuş gibi… Neredeyse müzenin içi kebap kokacak.

  
Kanlı tanrı Mitra 
Müzenin girişinde bizi Mitra karşılamıştı. Mitra yabancımız değildi Urfa’da Nemrut Dağı’nın doğu yamacındaki Komajen başlarının arasında tanıdık Onu. Bir İran tanrısıydı. Dağda Zeus’le yan yana duruyordu, bu yüzden Zeüs Batı’nın sıcak denizlerine  bakarken o İran yaylalarını gözlüyordu. 

Mitra kanlı bir tanrıydı, savaş ve yıkımdan hoşlanıyordu. Bu yüzden vahşi roma askerleri onu kendilerine, tapınacak en uygun tanrı seçtiler. Mitra uzun asırlar Roma askerlerine ilham verdi, onları cesedin tadına ve kan kokusuna alıştırdı. Şimdi burada bu kıyı kenar müzede, bir taş parçasının içine saklanmış ziyaretçileri seyrediyor. Suçlarını biliyor gibi…

8 kasım 2009 Pazar 

–Sabah kahvaltıdan sonra bizi yine arabalara koyup Carnuntum’u gezmeye çıkardılar. Klasik batı müziğinin önde gelen isimlerinden Joseph Haydn bu şehirde doğmuş. Evini müze yapmışlar. Görmeye gideceğiz. Eve vardık. Tek katlı bir onsekizinci yüzyıl yapısı. Bir köy evi. Cümle kapısından avluya giriliyor. Tam karşımızda Bestekarın bir büstü bize bakıyor. Herkes yanına giderek resim çektirdi.


Haydn’ın mutfağı                   Haydn’ın piyanosu

Sonra odaları gezdik, yatak odası, misafir odası, çalışma odası…Mutfak ilgimi çekti. Ufak ve derli toplu. Bir kuzine, bir kap kacak, tencere tava dolabı, bir de su küpü. Daha buz dolabı icat edilmemiş. . Mikrodalga fırın, plazma tv yok . Çamaşır ve bulaşık makinaları ufukta görülmüyor. Zavallı kadınlar… Çalışma odasındaki piyano’nun bir eşini o zamana kadar görmemiştim.

Bildiğimiz piyanolardan daha küçük ve daha şirin… Acaba klavsene  benziyor mu ? diyerek yaklaştım, sokulmak ne mümkün. Tuşa basıp bir ses çıkarayım dedim, üzerine “ellemeyin” yazmışlar, halbuki bizim Buhurîzade Itrî ile çağdaş olan bu değerli adamın duyduğu seslerden hiç olmazsa birini duymak isterdim. O çağda doğada motor gürültüsü olmadığına Bestekar kim bilir ne sesler duymuştur ? Şimdi bu asırda, bizim uğultudan dağlanmış kulaklarımız  o sesleri duymuyor.

   
Öğleye saati yaklaşırken otele döndük, çantalarımızı aldık ve Viyana’ya doğru yola çıktık. Hava kapalı, yağmur çiseliyor. Yollar kaygan ve tehlikeli, ancak kazasız belasız saat beşe doğru Viyana’ya girdik. Bu benim bu şehre ikinci gelişim. Otuz yıl kadar önce bir defa gelmiş ve Kutsi Erguner’le burada Habsburg’ lardan kalma bir sarayda bir konser yapmıştık. Bir daha yolumuz düşmedi.

Otele yerleştikten sonra “tiyatro’ya gidiyoruz” dediler. Yine yollara döküldük. Ağzına kadar dolu bir salona girdik. Müzikli bir oyun seyrettik. Arkadaşlar pek mutlu oldular. Ben uyudum, zaman zaman alkışlarla uyanıyor ve ben de gürültüye iştirak ediyordum.

Benim bu Kuzey Atlantik anglo-sakson eğlencelerine pek gönlüm yatmıyor. Akdeniz Latin eğlenceleri ruhumu daha çok ısıtıyor. –Keşke bir opera olsaydı, dedim. Meğer varmış, Wagner’in bir operası o gece sahneleniyormuş…tüh kaçırdık. Tarihi bir olaydan mahrum kaldık. Halbuki burada Viyana’da, ıslak bir sonbahar gecesinde bir opera koltuğuna kurulup oturmak ve temsil izlemek ne hoş olurdu. Uzun yıllar anlatırdık. Opera sevenlere…

Vakit geç oldu. Karnımız acıktı. Bir “piza” salonuna yönlendirildik. Uzun masaya dizildik. Yanımda oturan ortayaşlı bir hanım Eski Yugoslavya, şimdiki Sırbistan’ın Niş şehrinden, Anneannemin doğduğu yer. Çabucak anlaşıp kaynaştık. Hemşerilik nesiller boyu sürüyor. Yan gözle kadına dikkat ettim. Oldukça iyi giyimli modern ve çağdaş bir hanımefendi… Yüz elli yıl önce Osmanlı Balkan’dan çekilmeseydi şimdi benim Anneannemin görüntüsü de böyle usturuplu olur muydu acaba ?… 

  Niş’li hanım “Gulaş”“ istedi. Gulaş buralarda Yeniçerilerden kalma meşhur “kul aşı” yemeği… Dana etli koyu bir çorba. Sonra –Biftek var, dediler. –Ne eti ? dedim. Madagaskar danasıymış. –Meksika danası yok mu ? dedim –Yok, dediler. Madagaskar olsun, dedim. Yemeğin sonunda elmalı turta geldi. Viyana’nın özelliğiymiş. En sonunda Türk kahvesi içtik. İkinci Viyana seferi olmasaydı onu da içemeyecektik.,

9 kasım 2009 Pazartesi,

–Uçak 13.35’te. Avusturya Hava yollarının İstanbul seferine biletimiz var. Ben yürümede zorlandığıma alana birkaç saat erken gideceğiz. Tekerlekli iskemle veriyorlar ama olsun… Üsküdarda rahmetli kürt Sait ağa “Tedbiri zamanında al ki takdire bühtan olmasın”. Demişti. Sen vaktinde davranmayıp uçağı kaçırırsan takdirin suçu ne olur ki ?

–İşlemler bittiğinde bir sıraya oturarak beklemeye başladık. Sayın Numan Gülşah’la beraberiz. Nikomedya’Numan bey üçüncü otuzunun ilk yıllarında. Hayatında ilk defa uçağa binmiş. Uçakla ilk ilişkisi, bir tarihte bir uçağın bir dağa çarparak parçalandığını yerden izlemek olmuş, ama uçaktan korkmuyor.Gelirken heyecenlanmadı.

Aslında sakin adamdır.  9 kasım 2002 pazartesi günü ikinci defa uçağa binecek. Sabah erken kalkarak oda arkadaşı Erkan Kiraz’la Viyana’da kısa bir tur atmışlar. –Üçüncü Viyana seferine çıktık diyor. 300 yıl önce Yeniçerilerin mareşali Kara Mustafa paşa bile bu tür bir şansa kavuşamamıştı. Muhteşem Osmanlı hükümdarı’ nın maktûl veziri 200 bin askerin onca savaş ve uğraşı vermesine karşın Tatar’ın ihaneti yüzünden bir sabah Viyana’ya girip böyle bir  parkta kuş sesi dinleyemedi.

 
Viyana Hava alanında kalabalık dalga dalga, sanki tüm dünya insanları bu orta Avrupa durağından geçiyor. Burası yolların kavşak noktası. Türk’ler, Yunanlı’lar, Sırbistanlı’lar, Hintli’ler, Çinli’ler, Taylantlı’lar, Koreli’ler… Numan bey dedi ki :“Şu Japonlara bak hocam, karınca sürüleri gibi…” gerçekten birbirlerine sokularak, hiç ayrılmayarak, kütle halinde topluca, itiş kakış yer değiştiriyorlar. Yorulup gözlerimi yere indirdim. Önümden akan insan seli arasında sarı uzun burunlu değişik bir ayakkabı farkettim , sahibini  göremedim. Uzaklaştı.

Uçağa buyur ettikleri sırada biri yanıma yaklaştı – Hocam hayrola, siz de burada mıydınız ? Baktım, dostumuz İskender Pala –Evet aynı uçakta mıyız ? –Evet ama ayrıyız…–Birlikte oturalım. –Hayır ! İzin vermiyorlar, o zaman sigortadan yararlanamıyormuşuz. – Yani düşersek –Aman Hocam Allah korusun… Yan gözle ayakkabılarına baktım. Sarıydı, demek biraz önce önümden geçen O’ymuş. Yüzünü görmemiştim. Şimdi anlaşıldı. Gülüştük.

Uçak, THY olmadığı için tam saatinde kalktı ve 4.30’da Yeşilköy’e indi. Numan bey parka bıraktığı arabasını buldu. Trafiğe çıktık. Yollar tıkalı, Köprüler sıkışık, Otoyol hengâme. İnsanlar bunalımda, güvenlik sıkıntıda. İstanbul’dan Sapanca’ya 4,5 saatte geldik. Halbuki  Viyana’dan İstanbul’a 2,5 saatte gelmiştik.

Avusturya’nın Carnuntum isimli eski Roma şehrinde 7 kasım 2009 Cumartesi günü yapılan Sempozyum’a katılarak Türkiye’ye geri dönmüştüm. Bu toplantıda önümüzdeki yıllarda yapılacak bir dizi sempozyum, Tiyatro temsili, Film gösterisi, konser, panel, sergi için ilk adım atıldı. Türkiye’de İstanbul, İzmit, İznik; Avusturya’da Viyana, Carnentum; İtalya’da Milano;

Hırvatistan’da Zagreb, Split şehirlerinde düzenlenecek bu toplantılarda  ana tema “Dünya Tolerans yılı”  Zamanımızdan 17 yüzyıl önce o zamanki adı “Mare İnternum” olan Akdeniz çevresinde dünyanın o çağda hakimi olan Roma İmparatorları’nın dördüncü yüzyılın başında gelişen tüm dini duygulara özgürlük tanıması. Ve “Din-Devlet” fikrinin başlangıcı olan Kral Konstantin ve Licinius imzalı 313 Milano bildirisi.

Ben bu programa Kutsi Erguner, Arzu Erguner ve Nezih Uzel olarak üçlü bir komite ile “Kendi kişisel kültürümüz” adına iştirak ettim. Türkiye’den giden ve resmi bir sıfatı olmayan Özel İzmit hey’eti ise Numan Gülşah ve Erkan Kiraz olarak iki kişiydi.

Bu yazı Kaptanın seyir defteri kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.
  • selime

    Hoşgeldiniz Hocam,

    Keyifle okudum yazınızı, tuna’nın sizi selamlayışı harika imiş..dün İskender Pala’nın köşe yazısını okumuştum, oda viyanadan, viyanada okuyan öğrencilerden ve müzikten bahsediyordu..iki hikaye bir araya gelmiş gibi oldu.

  • Hakkı Farukoğlu

    Nezih Bey hoşgeldiniz Nemçe illerinden. Toplantıda konuşulan mevzuları daha detaylı anlatacak mısınız?

  • Gezi notları bu kadar…Makale olarak yazacağım. İlginize teşekkürler.

  • Erkan Kiraz

    Sevgili Nezih Beyciğim,

    Zevkle okudum. Ellerinize sağlık. Her şey güzeldi. Sizlerle olmak, değerli kişilerle olmak ise başka bir güzellikti…

    Tuna Nehri’ni ilk kez görmek beni de çok duygulandırmıştı. Rahmetli annemiz Necmiye Ortac Kiraz bugünkü Silistre’ye bağlı 1934’lerin Romanyası’nda Ahmatlar [Stefan Karadja] Koyu’nden goc etmisti.

    Göçe çıktıklarında 5 yaşında var yokmuş. Tuna Nehri öyküleriyle büyümüştük biz… “Tuna deniz gibi” derdi hep. Gerçekten de öyleydi… Tuna’nın dalgalari beni ıslatmamamıştı ama aşırı duygusallıktan gözlerim duygu selleriyle ıslanmıştı…

    Selanik’ten sevgili Penelope Chatzidimitriou, Marsilya’dan sayın Marc Cohen, Istanbul’dan genç kardeşimiz Mehmet Cihad Demir, Zajecar’dan sayin Bora Dimitrijovic, Paris-Istanbul’dan degerli Arzu ve Kudsi Erguder, Milano’dan sayin Mimmi Gallina, Izmit’den degerli dostum Numan Gulsah, Trier’den sayın Ulrich Holkenbrink, Nis’ten sayın Stela Javanovic, Milano’dan sevgili Laura Scarani, Izmit’tden sevdili dostum Akın Ülkü Sevinç, Nis’ten Dragica Spasojevic ve siz degerli büyüğümüzle olmaktan düşleri ötesi bir olaydı benim için…

    Tekrar ellerinize sağlık diyorum ustam…

  • Şahin N.ŞAİR

    Nezih abi hoş geldiniz.Belli ki çok güzel şeyler yaşamışsınız. Bu şekilde anlatımın da gelenekselleşmesi çok güzel olur. Keşke geçmişte yapılan tüm geziler böyle kalıcı olabilseydi.

    Bacadan çıkan duman geri gelmez ki.

    Selam ve Sevgilerimle

    Şahin N.ŞAİR

  • Eskiden internet mi vardı ?

  • Adil Bora

    Nezih Bey ruhumuzu coşku ve neş’e dolduracak bir dönemin idraki icerisindeyiz 2009 Aralik ayi itibari ile. Bu cercevede essiz yorumlariniz ile nes’e bulabilecegimiz bir programınız olur mu. Selam ve hürmetler ile,

  • 1959-1989 arası birinci otuz yılda. Yürekli yabancıların da desteği ile Laik Türk Devletine Mevlevi geleneğinin değeri anlatıldı. İkinci Otuz yılda bu geleneğin kaldığı yerden gelişerek adam gibi devamı sağlanacaktır. Bu da 1989-2019 arasıdır.9 yıl daha var. Birinci otuz yılda Dünya Mevleviliğin sema’ geleneğini tanıdı.İkinci otuz yılın başında bu geleneğin 700 yılda geliştirdiği ancak vahşi ı9.asrın materyalist rüzgarlarına tutulup yerle bir olan tekkelerinin onarımı başladı. Bu dönemin sonunda da yıkılmış dervişler onarılacak. Size bir restorasyon gösterebiliriz. Hazır mısınız ?

  • ismail

    Resterasyona hazırız.