Tasavvufun ufku genişliyor.

Nezih Uzel‘den not: Ben TV’ye çıkmamak için yıllarca direndim. Sonunda başaramadım ve   pek değerli iki arkadaşım beni bir kanalda dört saat konuşturdular. Sonunda olan oldu "şöhret" tuzağına düşmeye ramak kaldı. Ancak o konuşmanın önemli bir faydası belirdi. Sevgili vatandaşlarımızın bu güne kadar bu konularla uğraşmamış değerli bir kesiti birden "tasavvuf" merakına kapıldı. Bence bu iş iyi bir başlangıç . Dünyamızda yaralı gönüllere yeni ilaçlar bulunabilir. Şimdilik benim pek sevdiğim bir yazımı tekrar yayınlıyorum. Okuyun iyi gelecektir. Saygılar .    

(Arşivden)               
"İbadete ayrılan Cami, din öğretimine ayrılan Medrese ve her ikisini bir araya getirerek ona uygulamalı İslamî yaşam biçimi ekleyen Tekke ile İslam ülkelerindeki toplumsal örgütlenme tamamlanmaktadır. Tekkeler bağlı oldukları  tarikatların toplanma yerleridir.

Kuruluş amacına uygun olarak Tekkeler,  yüksek dini ve ahlâkî değerlerle varlığını koruyan  “örnek” bir insan türünü önermektedir. Yeryüzünde gelmiş geçmiş her uygarlığın amacı, hedef tuttuğu “ideal insan şekline” giden yolları açmak ve korumak olmuştur.

Tekke bir insan modeli çizer. Bu insan bağlı olduğu din’in kurallarını öğrenir ve yerine getirir. Sonra bu kuralların iç yapısına yönelerek inançları üzerinde düşünce sahibi olur. Bu iki aşamadan geçen insan üçüncü bir durakta gerçeklere ulaşır. Bu gerçek yaşanan dünyada olduğu gibi herkesin kendi yorumuna bağlı olmayıp, dinin önerdiği yolda yürüyenlerce ulaşılmış tanrısal gerçeklerdir. Dördüncü aşamada ise insan öğrendikleri ile yaşayacak ve bunları başkalarına öğretecektir.

Tarikat terminolojisinde bu dört aşama şu şekilde formüle bağlanmıştır.

                      Şeriat
                      Tarikat
                      Hakikat 
                      Ma’rifet

Bu eğitim bir Şeyhin gözetiminde başlar ve bir ömür boyu sürer. Tekke eğitimi belirli bir zaman birimine bağlı değildir. Bu eğitimin sıraları, sınıfları ve zamanı yoktur. Yaşı da yoktur. Kişi istediği yaşta eğitimine başlayabilir ve bulunduğu mertebeden ileriye doğru kutsal yolculuğuna devam eder.

Tarikat yollarında unutulmaması gereken gerçek şudur ki: Şeriatten sonra ulaşılan Tarikat ince Müslümanlıktır. Dinde yasak olan, Tarikat’te cinayettir. Dinde günah, olan tarikatte küfürdür. Tarikata girenlerin eğitimin her aşamasında bu hükümleri unutmamaları gerekir. Aksi halde tarikat eğitimi tamamlanmaz. Türkün evliyası Ahmet Yesevî “şeriatsız tarikat şeytan icadıdır” demiştir. Dini emirlerin kontrolünden çıkan bir tarikat eğitimi küfürdür. Böyle bir eğitim, hangi nedenle olursa olsun, psikolojik bir rahatsızlıktan öteye sonuç vermez. 

Tarikat eğitiminin en yaygın ve en fazla kabul görmüş, şekli, yedi mertebeli ruhi tekamül dereceleridir… Tasavvuf dünyasında ve tekkeler çevresinde yoğun biçimde uygulanan ve sonuçları konusunda kuşku bulunmayan en düzenli eğitim budur. Yedi mertebe şu şekilde sıralanıyor:
                      Nefsi Emmare
                      Nefsi Levvame
                      Nefsi Mülhime
                      Nefsi Mutmaine
                      Raziyye 
                      Merziye
                      Safiye

Mertebeler Kur’an ayetleri ile sabittir. Dolayısıyle zaman içinde aşılan bu mertebeler, Tanrı buyruğudur. Dinini bilen, yaşayan ve daha ileri ölçülerde yaşamak isteyenlerim başvurdukları veya “niyet” edenin niyetinin derecesine göre, izni ilâhî ile ulaştığı mertebelerdir.                                                               

Yedi mertebenin ilki “Emare”dir. Bu mertebede insan ilkeldir. Yeryüzüne geldiği gibidir. Hiçbir eğitim ve öğretimden geçmemiştir. Aile ve toplum baskısını tanımaz. Arap dilinde “İnsiyak” denilen refleksleri ile yaşar. Üşür, ısınır, karnı acıkır, doymak ister, doyar, cinsinin devamını arzular, üremek ister, üremenin doğal yolunu tutar. Hayvan gibidir. Doğa’nın ona bahşettiği fiziksel ve çevresel olanakları kendiliğinden kullanır. Bunların üzerinde eski yüzyıllarda insanların edindikleri maddesel ve ruhî birikimlerden habersizdir. Doğal yapısından gelen doyumsuzluk ve ihtiraslarla doludur. Dünyanın, yaşadığı ortamın, evrenin, öncesi ve sonrasına ait hiçbir düşüncesi yoktur. Böyle bir gereksinimi de yoktur. O bir urdur.

Yedi mertebenin ikincisi “ Nefsi levvame”dir. “Lev” kelimesinden gelir. İki kısma ayrılır: Birinci kısım insanın kendi nefsine  dair bazı ipuçları elde etmesidir. Kendisine ait fikirler edinmesidir. Henüz pek çelimsiz ve ambrion halindeki bu fikirler, giderek gelişir ve sorgulamalara dönüşür. Bu noktada “nefsi levvamenin ikinci aşaması başlar ki bu noktada insan “ilk önce “Dünyaya neden geldiği ?” sorusunu sorar. Bu sorunun ardından “Dünya nedir…? ölüm nedir…? bunların göğüslemenin çareleri nelerdir” ? şeklinde bir dizi soru ile karşılaşır. Bu sorulara yeterince karşılık bulamamanın ızdırabını yaşamak ve kendini kusurlu  ve zayıf görmek “nefsi emmare” mertebesini sonudur. Bu aşama çok uzun sürebilir. Bu sırada tâlip kendini herkesten daha aşağı görür. Bu mertebe, bir ölçüde kişinin kendi kendisi ile uğraşmasıdır. Bir nefis savaşıdır.  Buna zamanımızda “özeleştiri” diyorlar.

Üçüncü mertebe “Nefsi mülhime” dir. Önceki aşamada kusurlarının azametine ve korkunç görüntüsüne kendisini kaptırmış ve pek çok psikolojik travmalar yaşamış olan insan, bu noktada bunları alt edebilmek için bazı “ilhamlara” ihtiyacı olduğunu anlar. Mertebe”nin “mülhime” adı buradan geliyor. Mülhime sırasında müridin  ulaştığı mertebeyi, mürşidin fark etmesi ve müridini daldığı  beşerî bataklığından kurtamak için, ona kendi canavarlarını apaçık ve acımasız biçimde göstermesi ve kendi kendisini bu korkunç canavarlarından kurtarması için ona “”ilham” sağlaması gerekmektedir. Alışılmış “eğitim” ve öğretim” metotlarının tesirsiz ve gülünç kaldığı bu noktada Şeyhin rolü son derecede değerlidir. Şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır denmiştir. Şeyh bu ilhamı nereden alıp müridine verecektir ? Onun kendi canavarları ile boğuşmasında Ona nasıl yardımcı olacaktır ? Bir tek çare görünüyor: Mürşidin de vaktiyle aynı aşamalardan geçmiş olması. O da vaktiyle aynı yollardan geçmiş ve o da kendi nefsi ile amansız bir mücadele vermiştir. Deneyimlidir. Şimdi deneyimini, seçtiği özel araçlarla müridine aktaracaktır. Bu araçlar eskiden kendi kullandığı veya önceden bildiği araçlar olmayabilir. Mevlânâ diyor ki: “her hastalığın kendi ilacı vardır…” Buna güre mürşid müridin ihtiyacı olan ilacı hazırlayıp ona sunacak, mürid o ilaçtan aldığı ilhamla kendini bulacaktır.  

Dördüncü mertebe “mutmaine” dir. Kişinin aldığı “ilhamların” ışığında kendi kendisini rahatlatması, kendi kendisi ile barışmasıdır. Bu mertebede öz eleştiri bitmiş, özgüven başlamıştır. Nefis savaşı sona ermiştir. Savaş kazanılmıştır. Büyük gürültülerle çağlayarak akan sular durulmuştur. Mutaine sakin bir limandır. Kişi bu limanda barışa ulaşmıştır. Ancak Şeyhin rehberliği de bu noktada son bulmaktadır. Mutmaine sonrası, kimsenin bilmediği, müridin sadece Yaradanı ile baş başa kaldığı bir alandır. Bundan sonrasını araştırmak dervişe bühtan, araştırana hüsrandır.

Bu noktadan sonra bilinmemesi, araştırılmaması gereken son mertebelere sıra geliyor. Bunların ilki “Raziye” mertebesidir. Kişi bu mertebede Dünyadaki ve muhtemelen evrendeki her işi Yaradan’dan bilip boyun büker ve tam bir teslimiyete ulaşır. 

Altıncı mertebe “Marziyye mertebesidir. Yaradan’ın kulundan razı olması demektir. Yani Yaradan’ın kuluna dönmesi ve ona kendi  Varlığından varlık sunmasıdır.

Yedinci ve son mertebeye “Sâfiyye” denmiştir. Kişinin Yaradanı ile hemhâl olduğu bu mertebenin bir başka adı da “fenâfillah” tır. Yani özünde yok olup, Tanrı’da var olmak… (Arşiv’den Nisan 2007)

Bu yazı Dervish kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.
  • serdar

    hocam gayet güzel ifade etmişsiniz,bir kitap boyunca okuduğum ve anlamakta zorlandığım hatta kafamı karıştıran ifadelerle dolu bilgileri anlaşılır ve özet olarak sunmuşsunuz teşekkür ederim.Şimdi burada yolu sormak isterim yol nedir günümüzde evet bu aşamalara talibim ama doğru yol nerede çevremizde herkes bir şeyin mensubu ve mensubu oldukları o şeyden bir çıkar beklentileri var bana bu kendini kandırmak gibi geliyor ben kolaylıkla elde edilen herşeyden şüphe eden bir insanım bakıyorum etrafıma herkes 1 sene 2 sene de görüntüde yüksek mevki ve makama bir anda ulaşıveriyor,oysa ben bir yerde Hz.Beyazıd-ı Bistami nin 90 yaşlarında nefsi ile hala uğraştığını okumuştum,şimdi şeyhler şıhlar gelecekten haber vermek bir tarafa iki senede dağdan dağa uçuyorlar insan doğal olarak şüphe ediyor.Hocam sayenizde uyanmış biri olarak acizane ricam şöhret olun,şöhret olun ki şöhret olanlar utansın ve daha çok insan uyuduğu derin uykulardan uyansın.Saygılar sunarım…

    şöhret afettir. Nezih Uzel

  • dr.abdullah uysal

    SADIK EFENDİ RİSALESİNE ULAŞTIK,KEŞKÜL DERGİSİ 14.SAYI…

  • selime

    ‘yol’ ve ‘yolcu’ hakkında yazdığınız bu yazıdan ötürü teşekkür etmek isterim..yerine göre anlaşılması güç olan bir konuyu çok güzel özetlediniz..anlattığınız kademelerin özeleştiriden ötesi modern insan için büsbütün yabancı konular, bilim bundan öteye gitmiyor..keşke burada anlatılanlar bu açıklıkta, bu kolaylıkta her yerde anlatılabilse..

    elinize sağlık, daim hürmetle..

  • MESUT KAHRAMAN

    BABA SELAMLAR .FRANSADA FAZLA ŞEKERLİ VE TUZLU KAÇIRMA SAKIN. GÖRÜYORSUNYA SENİ YURT DIŞINDA DA RAHAT BIRAKMIYORUM. BENDEN KURTULUŞUN YOK BABACIĞIM.BİRDE SEN ŞİMDİ GELİRKEN BOL BOL FRANSIZ PEYNİRLERİ GETİRİRSİN HEP MÜSAFİRLERE İKRAM ETMEK İÇİN.SAKIN GETİRME EĞER GETİRİRSEN İNANKİ EVDEKİNLERE EL KOYARIM. GETİRİRİM DR. ABDULLAH BEYİ YER HEPSİNİ GÖRÜRSÜN. BU ARADA TEKE TEK PROGRAMINI KACIRDIM HABERİM OLMADI . HABER VEREN OLMADI. SELAMLAR SAYGILAR KENDİNE İYİ BAK şekere dikkat tuz a dikkat

  • Değerli Üstadım Sizin o programınızı izledim ve asıl aradığım şeyin siz olduğunu anladım. Aradığım müzik aradım ses ve aradığım ritim. Görüşmek dileklerimle.

  • inşallah, neredesiniz ?

  • Çağrı

    Hani klasik bir soru vardır; hangi ünlü ile arkadaş olmak isterdiniz? Eğer o soru hangi muhterem zat ile arkadaş olmak isterdiniz diye sorulsaydı; vereceğim tek cevap “nezih uzel” olurdu.

  • Çağrı

    Hocam katılmış olduğunuz programı izledim ve sizin gibi değerli bir insanı tv de görmekten mutluluk duydum. Saygılarımla.

  • teşekkür ederim. Bana pek aldırmayın,konuları paylaşalım.

  • soner

    Merhabalar, bir hususu anlamakta güçlük çekiyorum sadece, bir süre önce, Murat Bardakçı Bey’in tarihçiliği üzerine hayli eleştirel bir yazı kaleme aldınız, lakin sonra birlikte ekranda göründünüz, bu size biraz ters gelmedi mi? yani mutlak polemiğe girmeliydiniz filan demiyorum elbet, sadece ben bir parça garipsedim.

  • Bir insana veya bir konuya toptan karşı çıkmak veya taraftar olmak çok gerilerde kaldı,yaşanan zamanda ayrıntılar öne geçti. Kaldı ki ben Murat Bardakçı’nın tarih yazarlığı ile tarihçiliğini ayırmada yeteri kadar net davrandığımı sanıyorum. “Murat bir tarih yazarıdır ama tarihçi değildir” dedim. Yazarlıkla araştırmacılığın farkını, başka konulardan da örnekler vererek gösterdim. Önceki yorumlarıma dikkat buyurunuz. Murat’ın tarihçiliğini yine reddediyor ve eleştiriyorum. Murad’ı eleştirmem televizyona birlikte çıkmama engel değildir.TV’ye hep aynı şeyleri söyleyenler çıkmaz, birbirine ters şeyler söyleyenler de çıkar, “Murat bir tarih yazarıdır tarihçi değildir, tarihten hoş hikayeler bulup çıkaran bir gazetecidir” diyor ve bunu demekte israr ediyorum. Muhterem efendim, bu konularla yıllar geçti, yıllar insana farkları öğretiyor… Bilmem sizi tatmin edebildim mi ? saygılar…

  • Erdal

    Merhaba Efendim,

    John Bennet üzerine yazmis oldugunuz kitabinizi okudum ve cok begendim. Insallah sizinle tanismak nasip olur. Ben Münih´te yasiyorum ve bir alman vakfinda calisiyorum. Daha evvel Heidelberg ve Bochum üniversitelerinde, islam bilimleri bölümlerinde doktora yaptim ve görevli idim. Özellikle Cumhuriyet dönemi Tasavvuf Tarihi ile ilgileniyorum. Eger uygun görüp bana telefon numaranizi bildirebilirseniz Türkiye´ye geldigimde sizi ararim.

    Selamlar,
    Erdal

    • Kemal Kaplan

      Erdal Bey merhaba 9 yıl önce yazılmış paylaşımlara 9 yıl sonra bir mesaj gönderiyorum. Size ulaşmayı başardıysam, hazırlamakta olduğum kitabım için; rahmetli Nezih Uzel’in size göndereceğini söylediği (gönderdi ise) kitabında kullanılmadığı bölümü, bana gönderirseniz çok memnun olurum. Selamlar. [email protected]

  • Cumhuriyet dönemi tasavvuf tarihi ile ilgileniyorsanız okuduğunuz Bennett ile ilgili kitabımda bir bölüm o kunuya ayrılmıştı. Ancak baskı sırasında o bölüm unutuldu. Bana e-mail atarsanız o kısmı size gönderirim ([email protected]) Sapanca’da oturuyorum. Pazar günleri sohbet günümdür. tel. o2645825977 fx 02645825456 selam.

  • yeliz

    Sohbet meclisinizde bulunma onuruna erişmek isterdim doğrusu, hazır siz bu kadar yakındayken (ben izmit’teyim de).
    Esenlikler dilerim…

  • nuten üstüngör

    selamünaleyküm,üstad

    gerçekten kusursuz anlatım,genç,yaşlı her insanın ışıklanacağı bir açılım.Bu sanatı icra ettiren SANATKAR’asonsuz şükürler,sanatınada teşekkürler olsun derim,saygı ve sevgilerle….

  • Erdal

    Merhaba Nezih Bey,

    Bennet hakkinda yazdiginiz kitapta unutulan bölümde Rifat Börekci´nin Ankara Melami´lerinin (sizin tabiriniz) basi oldugunu yaziyorsunuz. Cok ilgimi cekti. Acaba Börekci´nin veya Atatürk´ün etrafinda olan diger insanlarin Melamilik´leriyle ilgili herhangi bir bilgi var mi sizde? Sizce Atatürk sahsen Tasavvuf ile ilgilenirmiydi? Melamilik´in Türkiye´de bugünkü durumu nedir? Melamilik´i hakkiyla temsil eden insanlar var mi?

    Münih´ten saygilar ve selamlar

  • Hüseyin Yavaş

    Efendim insan-ı kamil yetiştiren tekkeler neden kapatıldı acaba değerli görüşlerinizi paylaşırsanız çok sevindirirsiniz bizleri.Hakka emanet olun

  • İslam dini’nin cami’den sonra medrese ve tekke olarak ortaya koyduğu iki kuruluştan biri olan tekke yani dergahlar, Osmanlı devletinde bir devlet kurumu idi. Devletten bütçesi ve tahsistı olan bir devlet dairesi… TC Laik’lik ilkesiyle kurulduğu için Cumhuriyet rejimi, kendi bünyesinde, bu kuruluşa yer veremezdi. Tekkeleri ve dergahları da kapadı. Hükmünün geçtiği yerlerde bu uygulamayı baştan şiddetle yürüttü. Bir devlet terörü estirdi. Bunların kötü olduğuna ve kötü kişiler eli ile yönetildiğine, yok edilmesi gerektiğine siyasi propagandayla herkesi inandırdı. İnanmayanları hapislerde çürütttü, idam etti, öldürdü. O sırada devleti yönetenler aşırı halleri ile ulusun milli kimliğine intikal etmiş bu yerleri baltaladıklarını farketmediler.Bunların boşluğu ile en az bir yüz yıl sonra ortaya çıkacak kötülükleri düşünemediler.Bir değişim krizi ile herşeyi yakıp yıktılar, ocaklar söndürüp aileleri tarumar ettiler. Ancak binlerce yılda gelişmiş bu kurumların yerine çağdaş kurumlar, koyamadılar. Boşluğu dolduramadılar. Yasaklı iki kurum el altından yaşamaya devam etti. Tarih içinde hem medreseyi hem tekkeyi var kılan ihtiyaçlar son yıllarda da devam ettiği için şimdi bunlar yeniden devlet gündeminde yerlerini almaya hazırlanıyorlar. Gönül bu kuruluşların kaldıkları yerden göreve devam ederek, 80 yıllık tehiri kapatmaları, gelişmeleri ve çağdaş yaşama katkıda bulunmalarını arzu ediyor.Saygılar.

  • malikejder

    Nezih bey bende Cumhuriyet dönemi Tasavvuf tarihi ile ilgileniyorum.Erdal beye göndereceğiniz bölümü sizden ben de rica edebilirmiyim.

  • -7-

    Hasan Lûtfi Şuşud

    Benim Bennett’le buluşmamı sağlayan Hasan Lûtfi Şuşud önemli bir insandı. Kendisi ile ellili yılların sonunda Beyoğlu’nda Kohen kardeşler kitabevinde tanışmıştık. O sırada “Hâcegân Hânedânı ve “Fakir Sözleri” başlıklı iki kitabı yayınlanmıştı. Hâcegân Hânedânı Orta Asya Türk sufi’lerinden bahsediyor, “Fakir sözleri ise dünyada genel bilgelikten söz ederek aforizmalarla bilgeliğin tarihini açıklıyordu. Her ikisi de çok değerli kitaplardı, aradan geçen bunca yıla rağmen bu alanda, bu düzeyde eser veren olmamıştır. “Hâcegân Hânedânı” Safi Mevlânâ Ali bin Hüseyin’in “Reşâhât ayn el Hayat” ve Molla Câmî’nin “Nefâhat ül Üns” isimli tasavvuf ilminin anıt eserlerinden hareketle Türk tasavvufunun doğduğu Orta Asya Türk sufiliğini ele alıyor ve Küçük Asya Tasavvuf hareketinin, kökeni olan Horasan sufiliğinin, Fuat Köprülü’ den sonra ilk defa derli toplu bir monografisini sunuyordu.

    Mustafa Kemal ve Balkan harbinden kalma arkadaşlarının başlattığı İstiklal savaşına kalben, ruhen ve bedenen katılan bir Hoca neslinin devamıydı Hasan bey, Ankara’da bir grup mütedeyyin, mütehammil ve yüksek ruhlu bir insan topluluğunun içindeydi. Gravat takan, fötr şapka giyen, Müslümanlığı yerleşik şekillerin ötesinde gerçekten yaşayan bir insandı. O medenî bir “şehir Müslümanı”ydı. Merhum Rıfat Börekçi’nin başını çektiği bu grubu ben “Ankara Melâmîleri” olarak anmak istiyorum. Genellikle padişahçı, halifeci ve işgalci düşmana yaranıcı bir hoca nesline karşı çıkan bu insanlar, Cumhuriyet tarihinde henüz belirlenmemiş, onlar hakkında açıklayıcı ve düşündürücü bir eser ortaya konmamıştır. Yakın tarihin fevkalade baş döndürücü olayları içinde bu grubun adı unutulmuş. onlar büyük çoğunluğu teşkil eden diğer grubların içinde kaynayarak ortadan kaybolmuşlardır.

    Üstadlarla özel meseleler pek konuşulmaz. Bu yüzden Hasan Lûtfi Şuşud’un biografisine dair fazla bilgimiz yok. Tarikat silsilesi, intisabı, inâbesi, neş’esi, mürşidi, kökeni konularında sağlam bilgi edinecek güvenilir kaynağa sahip değiliz. Tasavvufta önemli bir kol olan “Itlâk felsefesine” bağlı olduğunu biliyoruz. Ayrıca “nefes tutma” yöntemine dayanan eski bir Türkistan zikrini uygulardı. Bir çeşit “ ibadet” olan nefes tutma, Orta Asya sufilerinin “zikri ere:teztere zikri” dedikleri yönteme benzerdi. Levent’teki evde bir defa bana göstermişti.

    Hasan Lûtfi Şuşud “yanında durmaktan huzur duyulan” insanlardandı. İlk karşılaştığımızda Ankara’da bir devlet dairesinden emekli olduktan sonra İstanbul’a taşınıp Boğaz’da İstinye’de oturduğunu söylemişti. Kalabalık bir ziyaretçi halkası varmış, onlardan bazılarına “nefes tutma” tekniğini öğretirmiş. Ben İstinye’deki eve gitmedim ama daha sonra taşındığı Levent’teki eve birkaç defa gittim. Bennett’in ölümünden sonra Göztepe’de bir apartman dairesine taşınmıştı oradan da hayata veda etti. Örneği az gelir insanlardandı.

    Şusud bir sohbet sırasında “Hakikatleri bulamayanlar, merasimleri din edindiler” demişti. Kendisinin ve Ankara’da bulunduğu yıllarda içinde yaşadığı çevrenin fikir, davranış ve itikat çizgisini çok iyi anlatan bu cümle bence o çevrenin ana yasası hükmündedir. Değerli insanlarmış, belki iz bıraktılar ama topluma yayılmamış olabilirler.

    İstanbul’da Maçka’da Celaleddin Çelebi’nin evinde tanıdığım Nezahat Ege’ye:
    –Bennett’e nasıl ulaşırım, diye sormuştum,
    –Sen Hasan Lûtfi Şuşud’u tanıyorsunuz o şimdi Londra’da, ona yazın aracı olur…” demişti. Yazdım ve kendisinden fevkâlade nâzik olumlu bir cevap aldım. Bennett’in yakında Türkiye’ye geleceğini ve benimle görüşmeye razı olduğunu belirtti. bu ilişki böylece kuruldu.

    -8-

    Yüzbaşı John Godolphine Bennett’i, bana tanıştırması için kendisine mektup yazdığım Hasan Lûtfi Şuşud, o sırada Londra’da bulunuyordu. Bennett onu okulunda ders vermesi için çağırmıştı.

    Bennett’in okulu Londra’nın banliyösünde şirin bir yerdeydi, yeşillikler içindeydi buraya “Sherborne House” diyorlardı. Geniş bir arazinin ortasında görkemli bir şatoydu. Bennett burada “Hafta sonu” okulu açmıştı, Pek çok öğrencisi vardı. Okulda Türkçe öğretirdi. Ancak Bennett’in Türkçe derslerinin amacı öğrencileri akıcı Türkçe konuşturmak değil onları Türkiye’ye ve Türk kültürüne yaklaştırmaktı. Bu çabanın temelinde, Türkiye sevgisi bir yana Türk kültürünün dünyadaki yeri vardı. Bennett’e göre Horasan çıkışlı Türk Kültürü, dünyadaki en orijinal kültürlerden biriydi. Bu nokta önemlidir.

    Türkçenin sırlarını biliyordu Bennett. Bu sırlara gerçekten vakıf olduğuna inandığı Hasan Lûtfi Şuşud’u Sherborna davet etmesinin nedeni de biraz buydu. Hasan Lutfi bey Sherborne’da kaldığı sürece “Türkçe üzerine konferanslar verdi” ne yazık ki bu önemli çalışma tesbit edilememiştir.

    Bennett bir gün bana “ Siz Türkçe konuşurken kelimeleri kullanmaz, şekiller çizersiniz… ” demişti. Türkçede kelimelerin çok yüklü oldıuğundan söz ediyor ve aynı kelime ile pek çok şey ifade edilebileceğini anlatıyordu. Bu konuyu daha sonraki yıllarda çok düşünmüşümdür. İnsanlarımızın Türkçeyi nasıl konuştuklarını, dertlerini nasıl anlattıklarını merak eder, lafa karışmadan konuşanları uzun uzun dinlerdim. Bence Bennett haklıydı. Kelimelerin ağır anlam yükü taşımaları dolayısı ile yerli yerince kullanılması zordu. Türkçe konuşanlarımızın çoğu anlam dışına çıkıyor, sorulara verdikleri cevaplar veya sorulan sorular bazen konuyu hiç ilgilendirmiyordu. Başka başka şeyleri dakikalarca, saatlerce konuştuğumuz oluyordu. Bu dilde konu sınırlaması çok zor sağlanıyordu. Bu yüzden de sık sık ayrıcalıklar, anlaşmazlıklar ve çatışmalar oluyordu.

    Aynı kelimelerle hem “çok iyi” hem de “çok kötü” şeyler söylenebilirdi. Kelimelerin çeşitli anlamlara çekilebilecek tarzda çok yüklü oluşu belki bu dil’in kökeninde “göçebelik” yattığı içindir. Göçebeler örneğin Gobi çölünde, Tiyenşan ormanında zor doğa şartları içinde güçlükle karşılaştıklarında az kelime ile çok şey söyleme ihtiyacı içinde kalmış olabilirler. Yerleşik Batı dillerinde kelime bolluğu vardır. Bu yüzden herkes, istediği kelimeyi bulup tam yerine koyabilir.

    Türkçe konuşanların önce anlaşmaya “niyetleri” olması gerekir. Niyet yoksa “anlaşma” da yoktur. Kısacası Türkçe konuşanların düşman değil “dost” olmaları lazımdır. Ortalık sertleştiğinde birkaç cümle içinde, kapanmaz bir yara ve onarılmaz bir felaket doğabilir. Türkçede yazıdan ve bireysel anlatımdan çok “sohbet”in önemi bu noktada belirmektedir.

    Bütün bunlar Bennett’in Sherborne’da kurduğu bir çeşit “Türkçe laboratuvarından “ çıkmıştır. Bu ilginç sonuç Bennett, Hasan Lutfi Şusut ve o çalışmalara deneysel katılımlarda bulunan öğrenciler tarafından başarılmıştır.

    Hasan Lûtfi Şusut’un da önemli çabaları ile iştirak ettiği bu okulda ders görenlerden çoğu şu sırada Batı’da önemli yerlerde bulunmakta ve ülkemizi ve dilimizi temsil etmektedir. Sherborne House” geleneğini bu gün Bennett’in oğulları başarı ile sürdürüyorlar.

  • Sayın Hüseyin Yavaş’a
    Bölüm kitapta yer almadığı için bir belge olur kalır ümidiyle,size bu bölümün tamamını gönderdim. Konunuzla alakalı olmamakla birlikte Türkçe’nin sırlarını içeren ikinci kısmı da gönderdim, gözden geçirin, ilginizi çekebilir.
    İstiklal savaşına “kalben, ruhen ve bedenen iştirak eden” Ankara Hocalarının hatıraları önünde hörmetle eğilirken, onlara karşı yapmam gereken bir “çalışma borcunu” da sayenizde bir kere daha hatırlamış oldum. Ne çare vakit ilerledi, belki bir gün birisi yazar. Saygılar.

  • malikejder

    Nezih bey rica etsem aynı çalışmayı banada gönderirmisiniz.

  • Önceki yorum’dan indirebilirsiniz, olmuyorsa gönderirir.

  • Erdal

    “Ankara Hocalarının hatıraları önünde hörmetle eğilirken, onlara karşı yapmam gereken bir “çalışma borcunu” da sayenizde bir kere daha hatırlamış oldum. Ne çare vakit ilerledi, belki bir gün birisi yazar.”
    Insallah, ama eminim bu calismayi en iyi siz yaparsiniz. Ayrica günden güne, yazilarinizi ve gelen menfi ve müspet cevaplari okudukca sizin bu blog´unuzu tasavvuf tarihi acisindan daha kiymetli buluyorum. Cabalarinizdan dolayi tesekkür ediyorum.