Tarihe grayder darbesi

dscf0674.JPG

(Arşiv’den)   

Üsküdar’da elli dört yıl oturdum. Geçen Çarşamba günü gördüğümü hiçbir zaman görmedim. Bostancı’dan bindiğim 2 No’lu otobüs Selmani Pâk caddesinin köşesinden  Üsküdar meydanına kıvrıldığında, her yere gerilen saç perdelerin arasından nasıl olup da yolunu bulduğuna hâlâ hayret ediyorum.

Karşımda İstanbul Boğazının o eşsiz renklerini görüp de başımı sağa çevirdiğimde büsbütün hayretlere düştüm. Her  yer köstebek yuvası gibi delik deşik olmuş, başlarında sarı baretleri ile işçiler define avcıları gibi deliklerin arasında kaynaşıp durmadalar… Karınca kümeleri gibi dağılmışlar…

mihrimah.jpg Avustralya kıt’ası keşfolmadan önce yapılan büyük padişah çeşmesi ile Fransa’da 14. Lui’nin iktidarı sırasında yapılan Mihrimah Sultan Camii ve Amerikan iç savaşları sürerken inşaatı biten Gülnuş Emetullah Camii arasındaki alanda koca bir grayder göze çarpıyor…Otobüs durup kapılar açıldığında kendimi yere attım… altmış sekiz yaşında genç bir adam gibi koşarak saç perdelerin arasında, her nasılsa açık bırakılan bir boşluğa ulaştım, bir yandan çantamdan zar zor fotograf makinamı çıkarmaya uğraşıyordum.

Makinayı doğrulttuğumda kırk yıl önceki ustamın sözlerini hatırlayarak derhal deklanşöre bastım ve  yukarda gördüğünüz ilk resmi çektim. Aşağıdan bağrışmalar oldu:
-Yasak… Yasak…  Hiç aldırmadım… Sağdan sola alan taraması yaparak arka arkaya deklanşöre basmaya devam ettim. Vizörde arkeolog olduğunu tahmin ettiğim iki kadın belirdi. Onlar da yasakçılar korosuna katıldılar… Bu defa makinayı tam yüzlerine çevirerek, alınlarının ortasında  çalışmayı sürdürdüm, sesler yükselerek devam ediyordu
-Ayol şuna bak hiç aldırmıyor… Hey, amıca yasak, duymuyor musun ?
-Duyuyorum ve çekiyorum…bu da benim görevim, siz işinize bakın…
Bulunduğum açıdan yeterince resim çekerek yer değiştirdim. Kazı alanını çepeçevre dolaştım ve bulduğum her aralıktan resim çektim.
              
kizrl.JPGİstanbul’un şu sırada en önemli ulaşım projelerinden “Marmaray” o gün benin de konum olmuştu. Üsküdar’a hizmet etmenin bir başka yolunu bulmuş olmaktan seviniyordum. Şimdi benim arşivime giren belgeler, belki de gelecekte pek çok kişinin elini kolunu bağlayabilirdi. Ne üzerinde sultan III. Ahmed’in el yazısı ile :
                           
                 “Didi han Ahmet ile bile İbrahim tarihin
                 Suvardı âlemi dest-i Muhammed ile Cevad-ullah”
                                                     Ketebehü Ahmed Han”

Yazılı çeşmeye ne Mimarımız Sinan’ın Kanuni’nin kızı Mihrimah Sultan adına yücelttiği Cami’ye ve ne de sevgili zevci ve iki oğlu padişah olan Gülnuş Emetullah Sultan’ın yaptırdığı camiye kimse kolay kolay zarar veremezdi. En azından şu garip gazetecinin ortalığı velveleye vereceğinden korkarlardı…

Dünya tarihinin sayılı siyasî birliklerinden birine 586 yıl başkent görevi yapmış, Üç kıt’aya yayılmış bir medeniyetin sembolü olmuş, duvarlarının arasından dört uygarlık çıkarmış İstanbul şehri, tarihinde bir kere daha kazmanın tehdidi altına girdi… Yer altından tren yürüteceğiz diye indirilen bu darbeler ilk değil. Vaktiyle Sirkeci treni yapılırken Topkapı sarayının içinden hat geçirmek gerekmiş. Zamanın Padişahı Sultan Aziz’e şikayet edenler olmuş… Treni çok seven çocuk ruhlu padişah “ rayları yatak odamdan geçirin” demiş..

 İşin garibi aradan 150 yıl geçtikten sonra raylar bu defa yer altından ve Padişah Camilerinden, Çeşmelerinden geçiyor… Ve benim bağrımdan geçiyor…Hayırlısı olsun.  (Arşiv’den)

Günün Çilesi kategorisine gönderildi | 13 Yorum

Tekkeye giremeyen Semazen

bahariye.bmp

Kültür Bakanlığı Galata Mevlevihane’si Müzesi’nde her ay sema toplantıları yapan “İstanbul Sema Grubu” kuruluşundan bazı semazenler Eyyüb Sultan’da onarımı yeni biten “Eyyüb Bahariye Mevlevihanesi’ni ziyaret etmek istemişler. Kapıyı çalmışlar. Biri açmış…
-Biz Galata Mevlevihanesi müzesi’nde sema görevi yapan semazenleriz, ziyarete geldik..
-Giremezsiniz burası özel mülktür, ziyaretçi kabul etmiyoruz..
-Nasıl olur.. Bu yapı kamuya aittir,kimsenin malı olamaz..
-Giremezsiniz dedik ya..

Ve binaya girememişler. Bundan yıllar önce henüz on altı on yedi yaşlarında oldukları halde ve cümle yaşıtları cinsi latif ve top peşinde koşarken, Hz Mevlana yolunda Sema öğrenmeye heves edip yaşları şimdi ellileri aşmış olan otuz yıllık Semazenler, İstanbul şehrinde eskiden onlar için kurulmuş beş Mevlevihane’den biri olan bahariye Mevlevihanesi’nin kapısı önünde yaralı kuş gibi yerlere serilmişler..

Bir yetkili aramışlar, Mimar Baha Tanman yönetiminde fevkalade bir onarım geçirmiş olan  bu yapının Mevlevilik ve Mevlevi kültürü ile uzaktan yakından alakası olmayan bir derneğe tahsis edildiği kendilerine bildirilmiş. Tüm israrlar sonuçsuz kalmış, kapıyı aralayıp konuşan yetkili asla insafa gelmemiş.. Sonunda kapıyı semazenlerimizin yüzüne küt.. diye kapayıvermiş..

Aslına bakarsanız bu binanın gerçek sahibi olan semazenler kapıyı dışardan çalan yerine içerden açan kişiler olsalardı, gelenlere mutlaka güler yüz  göstererek özel mülk olması mümkün olmayan bu kuruluşun kapılarını ardına kadar açarlardı.

Onarılan Bahariye Mevlevihanesi’ne giremeyen semazenler kimlerdir bilir misiniz ? Bu semazenler bir zamanlar Evren Paşa sıkıyönetiminin en sıkı günlerinde kellerini koltuklarına alarak askerlerden verilen özel izinle Üsküdar’da küçük bir apartıman dairesinde, eski Yenikapı Mevlevihanesinden yetişme son Semazenbaşı rahmetli Ahmet Bican Kasaboğlu tarafından eğitilen semazenlerdir.

Onarılan Bahariye Mevlevihanesi’ne giremeyen semazenler kimlerdir bilir misiniz ?   Bu semazenler Konya Mevlânâ ihtifallerinin dışında Türkiye’de ilk defa Sema ederek yedi yüz yıllık sema geleneğini bir şehrin tekelinden kurtaran semazenlerdir.

Galata, Üsküdar,Kütahya, Kahire ve Kudüs  Mevlevihane’lerinin onarılmasına ön ayak olan ve hizmete açan. Girit Hanya, Macaristan Peç, Kırım Gözleve Mevlevihane’lerini programlarına alan semazenlerdir.

Onarılan Bahariye Mevlevihane’sine giremeyen semazenler kimlerdir bilir misiniz ? Bunlar 400 yıllık “reconquista” döneminden sonra ilk defa İspanya’ya girebilen ilk İslami kuruluş olarak Granada’da Elhamra Sarayında Mevlevi Ayini düzenleyerek Kur’an okuyan semazenlerdir..

Onarılan Bahariye Mevlevihanesine giremeyen semazenler kimleridir bilir misiniz ?  Bu semazenler Fas’tan Malezya’ya, Iskandinav ülkelerinden Arap çöllerine kadar pek çok yerde 30 yılda 60’a yakın sema töreni düzenleyerek yedi düvel üç kıtada yüzbinlerce insana “Türk Sema Geleneğini” tanıtan semazenlerdir.

Ne yazık ki bu semazenler şimdi kendi öz malları olan bir binaya giremiyorlar. Buraya giremedikleri gibi yine kendilerine ait bir bina olduğu halde devletimizin müzeye çevirdiği Galata Mevlevihanesini de ancak geçici kira ile kullanıyorlar. Onarılan Yenikapı Mevlevihanesi de Fatih Sultan Mehmet Üniversitesine bağlı “Medeniyetler Enstitüsü” oldu.

Devlet bir zamanlar sakıncalı bularak bir İnkilap kanunu ile yedi asırlık Mevleviliği tarumar etmişti. Sonra “turistlere göstermek için” törenlerine izin verdi, ama ne yetişmeleri için bir gayret gösterdi ne de, nerede ? kimler tarafından yetiştirildiğini ? merak etti. Binalarını ise tamir edildiği halde kendilerine vermiyor. Pes doğrusu..

Bu bir zulümdür.. her şeyin Doğrusunu bilen Yaradan acaba “ikrarlarında sabit kadem olmadıkları” için Can’lara nasihatte mi bulunuyor..

Dervish kategorisine gönderildi | 10 Yorum

Topraklarımızın Aziz misafirleri

mezar.jpg

 

Gazi Mustafa Kemal Paşa Çanakkale savaşından sonra evlatları burada savaşarak can veren İngiliz ailelerine seslenerek “uzak diyarlardan çocuklarını savaşa gönderen anneler, evlatlarınız  şimdi topraklarımızın aziz misafirleridir” demişti. Büyük Britanya İmparatorluğu adına savaşarak yeryüzü sahrasından ayrılan ve bize misafir olan bu değerli insanlar, yakında mezarsız kalacaklar. Zira İstanbul şehrini pençeleri arasına alan rant hırsızı vicdansız sermaye,  onları yüzyıldır korudukları yerlerinden söküp çıkarmak üzere..

İstanbul’un en az Selimiye kışlası kadar değerli Haydarpaşa tren istasyonu ve çevresi için hazırlanan “Kentsel Dönüşüm Projesi”nde bu yörede 1853-1856 Kırım Savaşı’ndan beri var olan “Haydarpaşa İngiliz Mezarlığı”nin adı geçmiyor. Ben rastlamadım acaba bilen var mı ?

Hemşireliğin kurucusu olduğu bilinen ünlü Florance Nightingale’in görev yaptığı  Selimiye’deki İngiliz askeri hastanesinde, tedavi görürken ölen İngizler ve daha sonra 1915-1916 Gelibolu kara ve deniz savaşlarında yaralandıktan sonra İstanbul’a getirilerek tedavi edildiği sırasında ölen Avusturalya’lı Anzak’lar da bu mezarlıkta yatmaktadır.

Mezarlığa daha sonra Ortadoğu ve Kafkaslarda ölen pek çok İngiliz askeri’nin mezarları da nakledilmiş, nakli yapılamayan fakat isimleri belli olanların listesi anıtsal bir duvar üzerine yazılmıştır. İstanbul’da görev yaptıkları sırada ölen bazı sivil İngiliz diplomatlarının ve Türkiye’deki İngiliz azınlığına ait bazı kişilerin de mezarları ile birlikte buradaki mezar sayısı toplam 16.000’e yaklaşmaktadır.

 ingiliz-mezarligi-161.jpgHaydarpaşa İngiliz mezarlığında yatan “aziz misafirlerimiz” sadece İngilizler değildir. Bunların arasında Kraliçe’nin Ordusunda görev yapmış din kardeşlerimiz de vardır. Bu değerli İnsanlar İngiliz sömürge idaresinin Pencap’tan derlediği Hint Müslümanlarıdır. Otuz kadar mezarda İngiliz silah arkadaşları ile yan yana ebedi uykularını uyumaktadırlar. Mezar taşlarında Arap harfleri ile ayetler yazılıdır. İsimleri bellidir. Bazı isimsiz taşlarda sadece “The Muslım Soldier of  Great War: Büyük savaşın Müslüman askeri yazısı görülür. Pencaplı’ların kabirleri daha önce İstanbul yakasında Maslak’da bir mezarlıktamış, burada yapılan yol çalışmaları sırasında 1961’de Haydarpaşa mezarlığına nakledilmişler.

anit.jpgHaydarpaşa İngiliz Mezarlığı Askeri Hastane ile deniz kıyısı arasındadır. Biri Selimiye diğeri Gar tarafından iki girişi vardır. Halka açık değildir, özel izinle ziyaret edilebilir. Mezarlığın Selimiye kışlası tarafından girişinde solda dört yanında kanatlı melek heykelleri bulunan büyük bir sütun yer almaktadır. Bu eser “Kraliçe Viktorya” adına dikilmiş bir anıttır. Anıtta sallanan büyük İngiliz bayrağı dikkatli bakınca denizden görülür. Mezarlık 100 yıldan beri İngiliz toprağıdır.

İçinde kraliçe adına dikilmiş bir anıtın ve 16. 000 İngiliz mezarının yer aldığı, devrin Osmanlı hükümeti tarafından İngiliz milletine hediye edilmiş olan bu arazide yer alan mezarlık yeni Haydarpaşa ve Çevresi projesinde muhtemelen unutulmuştur. Veya unutulmamış ama unutturulmaya çalışılmaktadır.

Nakil düşünülüyorsa, İngiliz toprağında yer alan bir anıt ve 16.000 mezar nasıl nakledilecektir ?  Gözü dönmüş rant pazarlıkları sırasında bu mezarlığın Nakkaştepe Fransız Mezarlığı’nın akibetine uğraması mümkündür. Nitekim bu ünlü mezarlık da yerine kolej inşa eden eski reis Bedreddin Dalan tarafından bir gecede yıktırılmıştı.

asker.jpg imagescapj8pwq.jpgMaslak’tan Haydarpaşa’ya gelen buradan da kimbilir nereye gidecek olan Hintli Müslüman kerdeşlerimize rahat edecekleri bir mezarlık ararken Fatihalar göndermeyi ihmal etmeyin. Görev yaparken ölmüş ve elbette şehittirler. Görevin adı ne olursa olsun. Nitekim aynı savaşta, I. Dünya savaşı’nda, cephelerde görev yaparken yaralanan ve Fransada’ki hastanelerde fedai can eden Fransız ordusundaki Senegal’li Müsümanlar da şu anda Fransa’da Verdun Mezarlığında tepeler dolusu yatmaktadırlar. Onlar da Allahüalem şehittir. Unutulmasın

                            

Günün Çilesi kategorisine gönderildi | 6 Yorum

Vakt oldu temam

muh1.jpg
Âmine eder çü vakt oldu temâm
Kim vücûda gele ol hayrül enâm

Sûsadım gâyet harâretden katî
Sundular bir câm dolusu şerbeti

Şerbeti karşımda tutdu hûriler
Bûnu sana verdi Allâh dediler

Kardan ak îdi ve hem soğuk idi
Lezzeti dâhi şekerde yok idi

İçdim ânı oldu cismim nûra gark
İdemezdim kendimi nûrdan fark

Geldi bir akkuş kanâdı ile revân
Arkamı sîgâdı kuvvetle hemân

Doğdu ol sâatde ol sultân-ı dîn
Nûra ğark oldu semâvât-ü zemîn
“Vesilet ün necat”

                      Süleyman Çelebi
Bursa 13.yy.

Dervish kategorisine gönderildi | 6 Yorum

Kıbrıs'ın kirasını verin..

kibris.jpg Kıbrıs adası 1571’den beri kılıç hakkı, fetih toprağı şanlı Osmanlı ülkesinin 300 yıllık bir parçasıyken onu oradan söküp çıkaran 1800’lerde ülkemizde İngiltere’yi temsil eden  sir Henry Layard’dır.

Kendisinden önceki büyükelçi Lord Stratfort Canning’in yetiştirdiği başarılı diplomat Layard,  93 Harbi faciası ile uğraşan Osmanlı devlet adamlarını “Kıbrıs’ı verirseniz sizi Rusya’ya karşı koruruz” diyerek kandırmış ve Yeşil Ada yıllık 92.000 altına  Büyük Britanya imparatorluğuna kiralanmıştı.

Kıbrıs Adasının geçici olarak İngiltere’ye bırakılması konusunu görüşmek üzere devrin Osmanlı hükümeti İstanbul’da  70 kişilik bir “meclis-i Mahsusa” toplamıştı. Bu mecliste sürdürülen müzakereler sırasında Bursa delegesi Hasan Basri efendi şunları söyledi : “Menafi mevhume için zararı maktû ihtiyar olunamaz.” Siyasi tarihimize geçen bu cümlenin bu günkü şekli şudur : “hayalî bir çıkar için kesin bir zarar kabul olunamaz..”

Hoca efendi şunu demek istemişti “ kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez ama eldeki tavuk da geleceği kuşkulu kazdan iyidir” Ve Hoca’nın dediği çıktı. İngilizler vaadlerinde durmadılar, Rusların İstanbul kapılarına kadar ilerleyişlerine engel olamadılar. Kaz uçmuş tavuk da elden çıkmıştı.

Kıbrıs’ta İngiliz geçici hakimiyeti Birinci Dünya Savaşına kadar devam etti. 1914’de başlayan bu savaşta Osmanlı Devleti İngiltere ile karşı karşıya geldiği için İngilizler Adayı ilhak ettiler. Adadaki İngiliz egemenliği tarih farkıyla 93 harbi olarak adlandırılan 1877 Türk-Rus savaşı’ndan 1914’e kadar 37 yıl sürmüştür. Merak ediyorum acaba İngiliz hükümeti  bu 37 yıl içinde Ada’nın 92 bin altın değerindeki kira parasını muntazam ödedi mi ? Yoksa o paralar  kasada mı kaldı ?

Çanakkale savaşı sırasında İngiliz ordusu donanmanın üslendiği Gökçe Ada ile savaş bölgeleri arasında deniz altından bir telgraf hattı kurmuştu. Ankara’da Cumhuriyet kurulduğunda Türk hükümeti artık kullanılmayan bu hattı para ile satın aldı. Ankara hükümetinin gösterdiği bu ahlaki davranışı acaba İngiliz hükümeti de göstererek bize o 37 yılın hesabını çıkarabilir mi ? Kira ödenmedi ise şimdi ödemeyi düşünür mü ?

Osmanlı devletinin işlediği farzedilen sözde bir  “soykırım “ faciasını Cumhuriyet hükümetine fatura eden Batılı dostlarımızın da Osmanlıya olan taahütlerini Cumhuriyete ödemeleri gerekmiyor mu ?  Aksi halde Büyük Britanya Devleti kiraladığı eve el koyan bir hırsız durumuna düşmüyor mu ?

Kıbrıs’ı çoran edip İngiltere’ye hediye eden sir Henry Layard aynı zamanda uluslar arası bir eski eser kaçakçısıdır. İstanbul’da Sahaflar çarşısında bulduğu eski bir yağlıboya resmi satın alarak yasa dışı yollardan ülkesine kaçıran adamdır. O resim bu gün Londra’da “National Gallery”de ressam “Gentil Bellini” salonunda bir duvarı süslüyor: Sultan Fatih’in ünlü tablosu.. Topkapı Sarayı’nda bulunması gereken bu resmin, İngiltere’ye taşınması önemli bir diplomatik olaydır.

Koca bir adayı kaçırıp götüren başarılı diplomat Layard için yağlıboya bir resmi kaçırmak herhalde zor olmamıştır. 1835’te Yunan krallığının kurulmasına ön ayak olan Layard’ın ustası Canning de, ada falan değil, koca bir ülkeyi kaçırmış ve sözlüğüne şunları yazmıştı “ Dağılmak üzere olan bu imparatorluk bu gün için yamalı bir boğçadır, isteyen istediği yerini rahatça koparabilir..” 

İngiltere’ye “büyük” lakabını acaba kim taktı ?   kirasını ödemeyen, oturduğu yere el koyan, ülke soyucu, vatan dağıtıcı, medeniyet kırıcı İngiltere’nin  acaba neresi “büyüktür”

Destur kategorisine gönderildi | 3 Yorum

Yazmak Neye Yarar

cel.bmp                                    Bu ülkenin şerefli aydınlarından Katip Çelebi üç yüz yıl önce yaşadı.O zaman şimdiki kadar gel-git yok ama, yine de Batı ülkelerinde de tanındı. Avrupalılar O’na Hacı Kalfa adını taktılar.
                     İstanbul’da,Unkapanı köprüsünü geçerek Bozdoğan Kemeri’ne doğru yürüyenler,oradaki plakçılar çarşısının gürültülü dükkanlarını geride bıraktıklarında sol tarafta, salkım söğüt ve kavak ağaçlarının serin gölgesinde Efendi’nin açık türbesini görürler…Bir Fatiha-i şerife okumalı…
                      Katip Çelebi bilgili, kültürlü, sezgili,doğuştan icazetli, feyizli ve vicdanlı bir adamdır.Devrin kötülüklerini  yorulmak bilmeden yıllarca sayıp dökerek, kitaplara yazarak, vaazlar, nasihatler vererek o zamanın Devlet  büyüklerine anlatmaya çalışmış ve bu alanda bir ölçüde başarılı olmuştur.
                      Bu günkü dille şu sözler O’nundur:
                      “Bu yazıp söylediklerimin devrin büyüklerinin kulaklarına gitmeyeceğini biliyorum. Ama yarın ahrette –neden sesini çıkarmadın diyecek olurlarsa kendimi kurtarmak için yazdım.”

                                                *                *                *
                      Katip Çelebi’nin düşüncesi sanırım bir hadis-i şerif’e dayanıyor.
 meali şöyle: “Bir yerde kötülük görürseniz onu önce elinizle düzeltin, olmazsa  dilinizle düzeltin, yine olmazsa o kötülüğe kalben iştirak etmeyin”
                      Bu hadisi yorumlayanlara göre kötülüğü eliyle düzeltecek olanlar  sorumlu devlet adamlarıdır. Dili ile düzeltecek olanlar ilmi irfanıyle tanınmış bilge kişilerdir.Kalben iştirak etmeyecek olanlar da geri kalan insan neslidir. Bu inanca göre Katip Çelebi ikinci sınıfa, yani bilge kişiler arasına giriyor.
                       Katip Çelebi  görevini yapıyor. Uyarı sorumluluğunu yerine getiriyor.İşin üst tarafına karışmıyor.Hal dili ile demek istiyor ki : “Ben söylerim görevimi yaparım, sen dinlersin görevini yaparsın, dinlemez de görevini yapmazsan o’na ben karışmam.Yarın Huzuru İlahî’de ben kendimi kurtarırım, sen başının çaresine bakarsın…”                  

                                        *                  *                  *
                        Katip Çelebi’ nin eğriyi-doğruyu görüp göstermede zamanın büyüklerine ne derecede tesirli olduğunu elbette bilemeyiz.Ancak yaşadığı Devletin o çağda ve O’nu takip eden bir buçuk yüzyıl içinde; başarıdan başarıya koştuğu ve şimdiki Amerika Birleşik Devletleri gibi herkesin imrenerek baktığı bir Devlet olduğu göz önüne alınırsa, bunda belki de O’nun da payı vardır. Şimdi bâzılarının “yağmacı” dedikleri O Devlet, altı yüz yıl yaşamıştı. Osmanlı İmparatorluğu önce bir hukuk devletiydi… Korku devleti değildi. Öyle olsaydı o kadar uzun yaşamazdı. Yeryüzü insanları bir eşkıya devletini altı yüz yıl yaşatmazlar.  Bu, eşyanın  da eşkiyanın da tabiyatına aykırı olur.                        
 
                                        *                     *                      *

                   Kötülüklerin hep birlikte yok olduğu, iyiliklerin topluca öne geçtiği bir devlet kurmak dünyada bu güne kadar kimseye nasip olmamıştır.
                    Devlet dediğin kötüleri sindirecek,iyilere yol verecek bir hayırlı kuruluştur.Bu kuruluşun öncelikle “kötüleri” tanımaya ihtiyacı var. .
                    İşte yazarın görevi bu noktada başlıyor…
                    Bir insan, yaşadığı toplumdan  “yazar” diye bir görev almışsa o insan bu görevini hakkıyle yerine getirmek zorundadır.
                    Yazılarının ne işe yaradığı artık onu ilgilendirmez.  
                    O yazmakla yükümlüdür.
                    Yazı yazılıp yayınlanınca görev okuyana geçer.                    
                    Hiçbir yazı boşluğa sıkılmış bir kurşun değildir.
                    Bir gün mutlaka yerini bulur.

                                         *                       *                     *
                     Batılı’ların Hacı Kalfa, bizlerin Katip Çelebi  adıyle tanıdığımız o ulu kişi, şu yaşadığımız çağda görev başında olan bu günün yazarlarına da ışık tutuyor.
                      “Göreviniz yazmak, sonra kendinizi kurtaramazsınız…”diyor.
                      Ve Hadis-i Şerifin doğrultusunda aydın ve vicdanlı olan herkese sesleniyor:
                     “Kötülüklere kalben iştirak etmeyiniz…”
                      Ayrıca Hazret oldukça çağdaş bir “demokrasi tekniğine” daha o çağda yeşil ışık yakıyor. Şimdi Batı’da hain iktidarlara onca korku salan “sessiz muhalefet” işte tam bu değil mi ?
                      Bu Efendi, çok eski çağlarda yaşamış…Olsun.
                      İnsan hayatının tam merkezinde yer alan gerçekleri bulup çıkarmanın eskisi yenisi mi olur ?

Not: Yazılarımın günlük görünüm oranı yüz’ü aştı. Bu mütevazı bir site için önemli bir sayıdır. Şükranlarımı sunarım. Ancak hiç yorum yok.. İlk zamanların yorum heyecanını özlüyorum. Emeklerin maksadına ulaşması için lütfen yorum yapınız.

Destur kategorisine gönderildi | 30 Yorum

Fener-Balat Sendromu

fenerr.jpg(arşiv’den)
Avrupa birliği İstanbul’un Fener-Balat semtini onarmak üzere 7 milyon euro ayırmış. Projenin adı “rehabilitasyon” yani “ayağa kaldırmak” Fener, şehrin en eski semtlerinden biri, Halic’in güney kıyısında yer alıyor.Burada vaktiyle “Fenerli Beyler” otururlarmış.

Ünlü Fener Patrikhanesi de aynı yörede yer alıyor… Hemen yanındaki Balat semti de Yahudi mahallesi… “Fenerli Beyler” İstanbul’un fethinde sonra burada kümelenen Bizans ahalisinin neslinden gelme… Devlet hizmetinde bulunuyorlar.

 Osmanlı Devleti Avrupa ile olan ilişkilerinde kendilerine güvenmiş… Tercümanlık görevi vermiş… Ayrıca Devletin Doğu Avrupa coğrafyasında yer alan vassal: bağımlı krallıklarına da bu ailelerden yöneticiler gönderiliyor… Oralarda İstanbul’a bağlı Voyvoda, Despot, Kral oluyorlar… Ancak Osmanlı yine de tedbirli …bir yaramazlık olmasın için o kişilerin oğul kardeş gibi yakın akrabalarını da Başkentte rehin tutuyor.

Fenerli bey’ler son yüz yıla kadar Devlete bağlılık göstermiş lakin Fransız İhtilalinden esinlenen Milliyetçilik rüzgarları onları da sarınca kendi ulusal değerlerine kapılmışlar. Fenerlilerin içinde Panayoti ailesi oldukça meşhur. Tercümanlık görevi üstlenen bu aile, Osmanlıya sonuna kadar sadakat göstermiş… Panayoti’nin mezarı Büyükada’da…

Fener, Ortasında Fener Patrikhanesi ile bir Ortodoks Hırıstiyan mahallesi, Balat Yahudi… Birbirine sırt sırta bu iki semtin evleri iki etnik grubun yaşam biçimine uygun olarak şekillenmiş…İstanbul’un diğer hiçbir köşesinde bulunmayan bu ev biçimleri, öteden beri yabancı mimarların dikkatini çekiyor… Bundan yirmi beş yıl kadar önce İngiltere’den gelen birileri bu evlerin resmini çekmiş ve Batı’ya tanıtmıştı…

Şimdi AB’nin de bir proje ile ortaya çıktığı anlaşılıyor… Ayrıca Fransızların Anadolu Araştırmaları Enstitüsü, Türk asıllı bir Fransız mimarına Fenerle ilgili bir çalışma yaptırıyor… Ben kırk yıl kadar önce Fener’e ilk gittiğimde Vodina caddesindeki evler henüz sağlamdı… Yıllar onları yıktı, bitirdi…

Oralarda Türkçe bilmeyen ve hâlâ Rumca konuşan yaşlı yaşlı insanlar vardı… Hepsi öldüler. Şimdi o evlerde yabancı işgalciler oturuyor… Kimse onlara dokunamıyor… Bazen beş on metre kare bir odada birkaç aile barınıyor… Bu kişileri buralardan nasıl çıkaracaklar ? Evlerin mülkiyetini nasıl tesçil edecekler ? Bilinmiyor…İdarenin işi oldukça zor..

İstanbul’un bunca haraben turab mahallesi ve semti varken, neden yurt dışından bazı kimseler ikide bir Fener lafı edip buraya paralar tahsis ediyorlar…? Kafalarında bir çeşit tedavi kabul etmez Fener-Balat sendromu var…Sanki bir gün Türkler İstanbul’dan çıkacak olurlarsa, yerlerine gelecek kişileri şimdiden saptamak gibi gizli bir tavırları var…

Kıbrıs konusuna kendi istekleri doğrultusunda yön vermeyi başardıklarına göre, acaba İstanbul’la ilgili bir şeyler mi hazırlıyorlar ? Aslında Fener’in mimarisi ve bu mimariyi ortaya çıkaran tarihsel-sosyal faktörler son derecede ilginç ve araştırmaya değer…ama acaba tek amaç mimarlık mı ? başka şeyler olmasın ? (Arşiv’den)

Günün Çilesi kategorisine gönderildi | 2 Yorum

İnsan olma Pazarlığı

mevlana_62494.jpg

                    Mevlânâ ”gün ortasında hava karardı, güneşe bir şey mi oldu ?” dedi. Sonra anladı ; güneşte bir şey yok, kendi içi kararmış.
                     Az daha güneşi suçlayacaktı…
                     Kendini zor tuttu…
                     Sonra Tanrısına şükretti.
                     Kendi suçunu başkalarına yamayan insanlardan olmadığı için…
                     O anda Güneşin ışıkları içine vurdu.
                     Karanlıklar dağıldı.
                     Sabah olmuş gibi.
                     İçi serinledi Mevlânâ’nın
                     Duru pınarlarda yıkanmış gibi.

    
                      Çok eskilerde bir Orta Asya şiiri diyor ki:

                                  Bütün canlı varlıklar
                                  Karanlık tutkular yüzünden
                                  Kabuk içinde dünyaya gelmiş gibi
                                 Akılsız ve şuursuz bir haldeydiler

                      Bütün kötülükler işte o “karanlık tutkular” yüzünden çıkıyor.
                      İnsan ruhunu kabuk içine sokan da onlardır.
                       Vazgeçilmez “tutkular”
                       Sanki  onlarla beraber doğmuşuz…
                       Bizi “akılsız ve şuursuz” kılan tutkular.
                             
                        Dahası var…Biz bu karanlık tutkuları şimdilerde “yetenek” sanıyoruz. Hırsla,kibirle kabulleniyor,sahipleniyor ve onlardan “gurur” duyuyoruz. Onları paraya çevirenlerimiz de var.
                        “Karanlık bir tutkuyu” meslek yapanlarımız çoğunlukta…       
                         Ancak bu “karanlık tutkular” zevkli ve üretken görünse de içimizi öylesine acımasızca karartıyor ki, sıkıntılara düştüğümüzün sebebi onlar…
                         Gün ortasında güneşin kararması işte o…
                         Kahrolası bir kabuğun tam göbeğinde yaşayanlar, kendilerini “çağdaş medeniyetin” ilham  perileri yerine koyuyorlar. İğrenç bir savaşın en kızgın yerinde, soytarı varlıklarını, çok eski çağlarda yaşamış cihangir imparatorların kahraman askerleri gibi görüyorlar.
                                      
                         Başlarına gelen herşey kendi kusurlarındandır.
                         Bir başka Orta Asya şiiri bunu daha da açık anlatıyor :

                               Başta kin olmak üzere her türlü fesat
                               Ve pek çok sayısız tutkular
                               Akıl ve şuurlarını şaşırtarak
                               İnsanlara durmadan eziyet çektiriyordu.  
                        
                         Şimdi konu Mevlânâ Hazretlerinin içine doğan güneş gibi aydınlık kazanıyor.  Derdin başı “akıl ve şuur” eksikliğidir. O da “kin ve fesat” yüzündendir.
                          Büyük Yunus “Kini olanın dini yoktur” demiş.
                          Dünyamızı karartmanın ve ruhumuzu cendereye sokmanın bir gereği varsa, buyurun kin ve fesat üretmeye devam edin.
                          Bu bir pazarlıktır.
                          İnsan olma veya olmama pazarlığı…
                          Hak Yaradan cümle yaradılmışlara bu pazarlıktan kazançlı çıkmayı nasip buyursun.

Dervish kategorisine gönderildi | 3 Yorum

Sıra Süleyman Demirel'de

dem.bmp

(Not. Bu günlerde söz sırası sayın Süleyman Demirel’e gelebilir.Arşiv’den eski bir yazımı güncelleyerek sunuyorum) 

(Arşiv’den) Eski Cumhurbaşkanımız,değerli insan, Süleyman Demirel bir soru üzerine “ben siyaset üstüyüm” dedi… Doğrudur… Türk siyasi hayatında otuz yıldır var olan sayın Süleyman Demirel şu anda ülkede faaliyet halinde bulunan tüm siyasilerin duayen’idir. Fransızca bir kelime olan “duayen” en önde, en yaşlı, en deneyimli, en çok sözü geçen anlamındadır.   Yine fransızca olan “veteran” kelimesi de aynı anlam taşır… Bu sözcüğün Osmanlıcası da var ünlü Bianci sözlüğünde karşılığı “Baş eski” dir… Ancak bu kelime kullanılmıyor. Onun yerine “devletlû” yani devlet sahibi demişler…

Bizde siyasette fazla eskiyen olmadığı için belki bu alanda herhangi bir kelime güç kazanmamış… Edebiyat, san’at, düşünce ve tasavvufta var, örneğin şair Abdülhak Hamit bey’e  büyük üstad anlamında “üstad-ı azam” denmiştir…  Süleyman bey için şu anda “duayen” den başka kelime yok… Türkçeye girmiş saymalı…

 Süleyman bey “duayen”dir, en yukarıdadır. Siyasi hayatın her kademesinde bulunmuş sonunda Cumhurbaşkanı olmuş ve şimdi fiilen bir tür yüksek “danışmanlık” görevi üstlenmiştir. İşler karıştığında baş vurulacak bir isimdir… Akıllar durgunlaşıp, gözler kararıp, fikirler bulandığında kapısı çalınacak adamdır. Bunu kendisi de farkediyor, bu yüzden “siyaset üstüyüm” diyor… 

 Böyle kalmasında sayısız ulusal fayda vardır. Süleyman bey Türk siyaset sahnesinde görüldüğünde ileri bir teknokrattı… Sanırım sonuna kadar da öyle kaldı… Parti başkanlığı, başbakanlık ve cumhurbaşkanlığını kapsayan uzun siyasi hayatında soğukkanlı ve temkinliydi…  Bu yüzden gergin bir dönemin ucuz atlatılmasında payı vardır…  

Sayın Demirel Parti başkanlığını sayın Ragıp Gümüşpala’dan devr aldığında yirmi yedi mayıs’ın üzerinden,tam hatırlamıyorum… ya dört ya beş yıl geçmişti. Eski siyasal iktidar Yassıada mahkemelerinde tarumar olmuş, üç şanlı devlet adamı dar ağaçlarında can vermiş ve ortalık siyaseten yangın yerine dönmüştü… Pek çok vatandaş 27 mayısta bir ihtilal oluğunu mahkeme kararlarından sonra öğrendi… İşin ciddiyeti dar ağaçlarında anlaşıldı…  

Toplum büyük bir ye’se düştü… O zaman insanlar panik oldular… Bu sonuç az çok bir önceki siyasal dönemin başı, Milli Ordu’nun İsmet Paşa’sından bilinir oldu… Paşa o sırada artık muzaffer bir kumandan değil bir siyasetçiydi… Olsun, herkes ondan korkuyordu… Ve herkes “Menderes’in başını yiyen Paşa, acaba Süleyman Demirel’i nasıl yiyecek ? diye merak ediyordu…

Bu kehanet gerçekleşmedi… Süleyman bey İsmet Paşa’ya karşı inanılmaz bir sabır gösterdi… ”Rejim kavgaları artık bitsin… işimize bakalım” diyordu… Paşa ise “rejimden kuşkulu, vatandaşa güvensiz, kurmay tedirginliği içinde” inadından vaz geçmiyordu… 

Az daha eskisi gibi bir cedelleşme başlayacakken bir resim gözüme ilişti… Bir bayram sabahı Anıtkabirin merdivenlerinde çekilmiş bir resimdi bu… Birinci planında Süleyman Demirel görülüyordu… Genç, dinamik, enerji dolu… Merdivenin bir basamak gerisinde de İsmet Paşa… kurnaz ve zeki… Paşa sağ elini Süleyman bey’in omuzuna koymuştu… Sırtını okşuyor gibiydi..                                             

Yıllarca gözümün önünden gitmeyen bu resim bana İsmet Paşa’nın Menderes’e yaptığını Süleyman bey’e yapamayacağını göstermişti… Bu olaydan birkaç yıl sonra bir büyük gazetenin başbakanlık, parlemento ve dış işleri bakanlığı muhabiri olarak Ankara’ya gittiğimde buna benzer bir resim olayı daha yaşamış ve sayın Süleyman Demirel’in Rüzgarlı sokaktaki evinde şöminenin üzerinde Menderes’in resmini görünce şaşkına dönmüştüm… Süleyman Demirel sanki Menderes’in devamı gibiydi…  

Ve İsmet Paşa O’nu yiyemedi… Demirel, başından pek çok geçen darbelerden birinin ilk saatlarında “Türkiye’nin kayıp yılları başlıyor…” demişti… Bu söz bir Demokrasi mücahidinin vazgeçilmez parolasıdır… “Seçimle geldik seçimle gideriz… Başka türlüsü kayıptır…” demek istiyordu… Aynen Fransız ihtilalinin fırtınalı yıllarında  kendilerini meclisten atmaya çalışanlara karşı halkın temsilcilerinin  “biz buraya halk iradesiyle geldik, buradan sadece süngü kuvvetiyle  çıkarız ” dedikleri gibi…  

Demirel, döneminde siyasi istikrar demokrasi ve rejim konularına takıldı kaldı… Bunları aşamadı. “İşimize bakalım…” dedi ama beceremedi… Ekonomisi de bu yüzden yarım kaldı… Ancak Türkiyede “sivil” iktidarın yolunu açanların başındadır… Bu hizmet yadsınamaz… Bir de ekonomiyi düzeltseydi… 200 milyar dolar dış, bir o kadar iç borcun nasıl ödeneceğini de anlatabilseydi, o zaman İsmet Paşa’nın kıramayıp sırtını okşadığı sert ceviz, Cumhuriyetin tarihine Dumlupınar’ın muzaffer kumandanları gibi otururdu… Şimdi “duayenlik” yapacak… O da bir hizmet… sözlerini iyi dinleyin… (Arşiv’den)

Günün Çilesi kategorisine gönderildi | 3 Yorum

Savaşa benzeyen söz

sav.jpg

Taş gönülde ne biter
Dilinde ağu tüter
Nice yumşak söylese
Sözü savaşa benzer
               Yunus Emre

Destur kategorisine gönderildi | 2 Yorum