O, ruhumuzun sesiydi

munir.jpg
Münir Nureddin
Harbiye, Mart 1968
Foto: Nezih Uzel

(Arşiv’den)
Mevleviler mezarlığa “hamuşan “diyorlar. Yani “susanlar” demek. 28 nisan 1981 günü Münir Nureddin Selçuk’un cenazesini Teşvikiye Camii’nden alıp Rumeli Hisarı’ndaki “Aşiyan mezarlığına” götürdüğümüzde artık oranın da “hamuşan” olduğunu düşünüyordum. Münir Nureddin Hamuşan’a sırlanmıştı. “Susmuş” değil “sesini duyuramaz olmuştu” O günden sonra o gür ve ilahi sesi sadece cılız plaklarda ve yetersiz kayıtlarda dinleyebilecektik.

Ruh, insan, ses, kulak ve idrak çizgisinden geriye sadece ufak bir iz kalmıştı. Bir musiki “susmuştu”. Susan ve ebediyete intikal eden sadece fani bir vücüt değil bir “ses ve tel” medeniyetiydi:

“Bir bitmeyecek zevk verirken beste
Bir tel kopar, ahenk ebediyyen kesilir”

Evet bir “tel kopmuş” ve “ahenk “ebediyyen” kesilmişti. Hayatımızın, ruhumuzun sesiydi O, Bir neslin.. Bir insan topluluğunun ihtişamlı ifadesiydi. Söyleyen o değildi. Kalabalığın ruhuydu. O ruh coşup kaynadıkça, o ustanın ağzından dile geliyor, o yörede canlanıyordu.

“Bir ses ki sükûn ve sonsuzluk
Bir ses ki hayat olmuştu bize”

Nice insanların gençlikleri, orta yaşlılıkları Münir Nureddin’in şarkıları ile geçmişti. Bu şarkılarda insanların saz ve sesle söylemek istedikleri her şey vardı. San’atçı o insanların adına konuşuyor, o insanların ruhlarını sergiliyordu. Selçuk’un sesinden yankılanan bir insan neslinin sesiydi . Münir bey bu dünyadan göçtü. Arkasından derin bir iz buraktı . Bu iz bazılarının müzik zevki değişmedikçe ruh ve belleklerinden silinip kaybolacağa benzemiyor.

Bir Germiyan beyi

Ülkemizde yakın çağların en büyük ses ustası olan Münir Nureddin Selçuk 1900 yılında İstanbul’da doğdu. Babası Osmanlı Sadaret dairesi amiri ve Divan-ı Humayun muavinlerinden Nureddin bey’di Annesi Kütahyalı Hacı Ali Paşa ve sadrazam Abdurrahman Paşa soyundandı. Böylece ana tarafından Selçuk’lu Germiyan sülalesine dayanan Münir Nureddin sonradan Selçuk soyadını aldı.

levni.jpg  Münir bey’in musikide dehası daha pek küçük yaşlarda ortaya çıkmıştı. Yaşı ulaştığında onu devrin tanınmış musikişinaslarından Yeniköy’li Hasan bey’in talebesi Ethem Efendi’nin Kadıköy’de açtığı “Dar-ül Feyz-i Musiki” mektebine verdiler. Bu okula üç sene devam eden Münir Nureddin, şöhreti Türkiye sınırlarını aşmış olan üstad müzikolog Rauf Yekta bey’in aracılığıyla Zekaidedezade Ahmet ve Hoca Ziya bey’lerin rahle-i tedrisine oturdu.

Türkiye Birinci Dünya Harbine girdiğinde Münir Nureddin Selçuk artık bir delikanlıydı. Musikiyi san’at ve meslek edinmişti. İstanbul’un musik çevrelerinde adı geçiyordu. Musiki bilenlerin ve eski-yeni muzik zevki taşıyanların dikkatini çekmişti. O sırada Rauf Yekta ve Leon Hancıyan Kadıköy’de “Şark Musiki Mektebi”adı altında bir musiki mektebi açmışlardı. Kurucularının saygınlığı dolayısıyle pek kısa bir zamanda şöhretin zirvesine ulaşan  bu okul,  Münir bey’e kucak açtı. Selçuk’un musiki aleminde bir yıldız gibi parlayışı bu “Şark Musiki Mektebi” yıllarına rastlamaktadır.

Okulun verdiği sayısız konserlerin tek ve vazgeçilmez solisti Münir Nureddin Selçuk bu tarihten kısa bir zaman sonra müzikte tehtıne oturmuş ve vefatına kadar bu tahtı korumuştu.

Düzgün okuma yeteneği

Münir Nureddin Selçuk eskilerin “Sehl-i Mümteni” cümlesi ile anlatmaya çalıştıkları “düzgün okuma” yeteneğine sahiptı. Yine eskilerin “Fem-i Muhsin” “düzgün okuyan ağız” geleneğine sahip kişilerin gözetiminde yetişmişti. Buna şimdi “detone olmadan okuma” diyorlar. Selçuk’un en büyük özelliği ulaşılmaz tekniklerini geniş bir musiki kültürü ile birleştirmesiydi. Okuduğu her eserin hakkını verir, o anda bestekarın anlatmak istediği her şeyi derinde kavrar, adeta duygu yönünden bestekarla birleşirdi.

Eserlerin, ekollerin, besekarların, tavırların adamıydı. Kendi besteleri de vardı. Bunlar bir ekoldü. Okunması, çalınması zor eserlerdi. Münir bey’in yeteneklerine yakın yetenekler isteyen eserlerdi. Münir Nureddine Selçuk’u tanımamış, ondan derinlemesine etkilenmemiş kişiler bu eserleri okuyamazlardı. Bu gün de okuyamazlar.

Sır devamlı yenileşmede

Münir Nureddin Selçuk musikimizde “şarkı form”un ötesinde yeralan, beste, kar, ağır semai, yürük semai gibi pek çok formun özel tavırlarını çok iyi bilir ve her formu kendi sınıfı içinde değerlendirdi.  Münir bey’in altmış yıl sahnelerden inmeyişinin sırrı buradadır. Bu sırrı bir köşesinden aralamaya çalışırsak o fevkalade üstün yaradılıştaki kişinin diğer dahilerle ortak noktasını buluruz. Bu nokta “yenileşme” daima “yeni kalmak” her anı “ayrı yaşamak böylece başta san’at olmak üzere her zaman “canlı vve taze” kalmaktır denebilir. Bu konuda en güçlü söz yine her zamanki gibi Mevlana’nın:

“Nevbeti köhne füruşan dergüzeşt
Nevfüruşanı muin bazarı mast”

“Eski satanların nöbeti geçti
Benim pazarım yenilik pazarıdır”

Yerleşmiş, oturmuş, dogmalaşmış, donuk şekiller doğurmuş, katılıp kalmış şeylerin sanatta pek yeri olmuyor. O san’at değil ancak “hüner” olabilir. Hele Türk Musikisinin derin sırları içinde böyle bir tavır hiç yer almıyor. Bu musiki tarzının tabiatında muazzam ve dengeli bir yenilenme dinamiği var. Bir eser, bir beste, bir şarkı her çalınışında sanki ilk defa çalınıyor gibidir.

Melodi’nin ana hatları muhafaza edilirken müzisyenlerin “çiçek” tabir ettikleri ve her icrada değişen ufak motiflerde saklı bu “yenileşme” dinamiği  musikimizin en güçlü yanıdır. Dinleyici ana melodiyi ezberledikten sonra kendi iç dünyasının hareketlerini, heyecanını, derin neş’esini işte tam bu “çiçeklerde” bulur. Her zaman yapılmaz  bu “çiçekler” Ona karar verecek olan icracının değişken, anlık, ve genellikle dinleyicilerle birlikte geliştirdiği duygulardır.

Dinlemek de san’attı

Münir Nureddin Bey’i dinlemek bile san’attı. O ulu kişiyi dinlerken ona birşeyler verdiğinizi de hissederdiniz. Adeta şarkıyı siz söylüyordunuz. Salona hakim oluşu, dinleyiciyi daha ilk anlarda ele geçirişi, dinleyicinin ona teslim oluşunun sayısız örnekleri o ilahi konserlerin unutulmaz anıları arasında tüm canlılığını koruyor. Münir bey “Hamuşan”a sırlandı. Sırlanan vücuduydu. Sesi hala gönüllerde çınlıyor.

Notlar

*Münir bey Türk Musikisinde pek çok ilkin adamıydı. Sahneye getirdiği reformlar biyografi yazarlarının dikkatinden kaçacak kadar fazladır. Münir bey  sahnede ilk defa ayakta konser veren kişidir. O zaman kadar solistler iskemlelere oturarak fasıl tarzı konserlerini tamamlarlardı. Münir bey ilk defa “frak, simokin ve papyon gravatla “sahneye çıkan solisttir.

*Münir Nureddin Selçuk hocası Ali Rıfat Çağatay’dan sonra ilk defa koro’nun karşısına çıkıp modern manada konser yöneten kişidir. Ancak  Münir bey yönettiği konserlerde, Ali Rıfat Çağatay kullandığı halde “baget” isimli şef sopası kullanmamış, buna lüzum görmemişti.

mevlana.jpg  *Münir bey dini musikide de söz sahibiydi. Kasımpaşa Çürüklük Dergahı postnişini şeyh Mustafa Efendi’den “naat-ı Mevlana “meşketmişti. Kendi bestesi olan ilahileri de vardı. Bunları her zaman ortaya çıkarmaz otuz yılla yakın başında bulunduğu Konservatuvar İcra Hey’etinin yılda bir defa düzenlediği “dini” konserlerde okuturdu. İlahileri tekke tarzında değildi. Biz onlara “salon ilahisi” derdik. Mevlânâ’dan tercüme “Ney’le konuştum dedim, bana derdini söyle” ve “Git ey akan gözyaşım “ güfteli ilahilerin besteleri kendisinindir.

*Münir bey fazla konuşkan bir insan değildi. Bulunduğu meclislerde pek ağzını açmaz, konuşulanları dinlemeyi tercih ederdi. Bir gün Refik Fersan bey’in evinde toplantı varmış, Münir bey de davetliler arasındaymış, ancak konuşmayışı birkaç kişinin dikkatini çekince kendisine duyurmadan ev sahibi Fahiranım’a sormuşlar. Fahire hanım” o musiki için yaratılmıştır, şarkı söyler, konuşmaz” demiş.

*Münir bey ve arkadaşları bir yaz gecesi Boğaz’da, Boyacıköy’e gezintiye gitmişler. Mevsim sonu hava pek güzelmiş, gökte dolunay parlıyormuş. Bir sessizlik anında Münir bey bir gazele başlamış, tam matla beytini okuyup gazeli tamamlayınca karşı sahilen bir ses yükselmiş: “Yaşaaa… Münir musun ? be mubarek..” Karşı sahildeki vatandaş dinlediği sesin sahibinin gerçekten Münir bey olduğunu muhtemelen hiç bir zaman öğrenememiş. Ben bu hikayeyi “İstinye körfezi” diye biliyordum. Sordum kendisine:  doğruladı ama İstinya değil “Boyacıköy”müş.

*Münir bey “Devlet Türk  Musikisi Korosu”nun icra tarzını beğenmez bu koronun klasik eserleri okurken gereksiz duraksamalar yapmasını eleştirirdi. Bunun sebebi ne olabilir Hocam, ? diye bir gün sordum: “sesi bulamıyorlar da onun için duruyorlar” demişti.

*Münir Nureddin bey kendi yaşlılık sesini beğenirdi. 72 yaşında olduğu bir sırada “şimdiki yaşlılık sesim klasik eserlere daha uygun düşüyor” demişti. Bu görüşte “tavrının” da payı vardı. Aslında o sırada sesinde de bazen çökmeler oluyordu. Kimse saygısından ses çıkaramıyordu. Hatta bir banka “daha sonra yayınlanmak üzere” kendisinden pek çok kayıt aldı. Bu kayıtlarda detoneler vardı. Buna rağmen sonradan o kayıtları yayınladılar. Münir bey’in imajında farklı boşluklar yaratan bu kayıtları kaydı ihtiyatla dinlemek gerekir.

*Münir bey yaşılığını pek kabullenmemişti. Ancak sahnelerin değiştiğini  farkediyor, kendisinin de bu akımın dışında kalmaması gerektiğini düşünüyordu. Son kişisel konserlerinden birini  Kadıköy’de Suadiye’de hazırlamıştı. Sarı Şanjan bir ceket ve koyu siyah bir pantolonla sahneye çıktı. Ancak o yetmiş dört yaşındaki adam sahneye koşarak çıkmayı yeni zamanlar için uygun görmüştü.  Perde arasından hızını alarak ileri atıldı, yerde pek çok elektrik kordonu bulunduğunu farketmemişti. İkaz eden de çıkmadı.Olan oldu ve Münir bey kordonlara takılarak sendelledi. Yere düşmedi ama salonda pek kötü bir görüntü meydana geldi . Gülüşenler ve bağrışanlar oldu. Birkaç saniyelik olay büyümeden kapandı.

*Münir Nureddin bey “Solgun durma isteklen “şarkısının bir satırını değiştirmiş, yerine birkaç kelime arapça koymuştu. Salonda Araplar var dendiğinde şarkının o kısmını Arapça okurdu. Bir gün Üsküdarda konser veriyorduk. Ben kudümzendim. Sahneden bakınca benim bulunduğum tarafta başı “egelli” bir takım kişiler gördüm. Konserin birinci kısmı sona erdiğinde kuliste Hoca’nın yanına yaklaştım “Hocam galiba salonda Araplar var .. dedim.

Üçüncü kısma başladık. Ve Arapların haberini alan Münir bey “solgun durma isteklen”in arapça bölümünü oktavından okumak istedi. Zorlanıyordu. Bir arıza olduğu belliydi, Şarkıyı bitirmesi için Koro’ya işaret verdi ve yelek cebinden bir mendil çıkarıp yüzüne kapadı, hızla sahneyi, yerketti. O sırada da şarkı yoğun alkışlar arasında bitmişti. Hemen arkaya yanına koştum. Münir bey bir sıranın üzerine arkaüstü uzanmıştı, burnundan bol kan geliyordu. Yan gözle beni farketmişti. Boğuk bir sesle “ölünceye kadar okuyacağım..” dedi. O gün değil ama gerçekten ölünceye kadar okumuştu Münir bey..

Münir bey’in ulaşılmaz  icra san’atı ve deha derecesinde bestelerinin yanında “koro yönetimi” ve program hazırlayıcılığı da başlıbaşına bir ekol ve zirveydi. Otuz yıla yakın İstanbul Belediye Konservatuvarı İcra Hey’etinin konserlerini yönetmişti. Bu konserler şimdi mevcut olmayan Taksim-Şan sinemasında verilirdi. Onbeş günde bir Pazar sabahları saat 11 de yapılan bu konserlerin en başarılı müdavimi lise öğrencisi olan bendim. 1953 yılından itibaren tüm gençliğim orada, o salonda geçti. Ondört yıl hep aynı sıraya oturdum.

1967 yılına gelince Konya’da mutrıb’ta yetişmiş başarılı bir kudümzendim. O yıl Münir bey programına “Beyati Ayini” ni koymuştu. Beni çağırttı. Tanıştık. Ve rahmetli Gavsi Baykara’dan boşalan kudüme oturdum, Aslında tek bir konser için çağrıldığımı düşünüyordum. “Beyati Ayini” bitince izin istedim. Münir bey “eslafın ruhu şad olur, ikinci kısma da çal..” dedi. Münir beyi kıramadım.

Yeni görevim yedi sene sürdü. “Şan sineması” müziği dinleyici ve icracı olarak 20 yılımı almıştı. Salonda bir yerlere oturup konser dinlerken nasıl oldu ? da o sahneye çıkıp başta Münir bey olmak üzere bir nesil Türk musikisinin efsane kadroları arasında kudüm vurmuştum. Hala şaşarım.

Şan sineması konserlerinde klasik birinci kısım sona erdiğinde Münir bey iki perde arasına otururdu. Eğer birinci kısımda hoşlanmadığı bir şey olmamışsa, en küçük bir falso dahi yapılmamışsa, icra çok yüksek bir performansa ulaşmışsa Münir bey pek neş’eli olurdu, herkesle şakalaşır, güler yerinde duramazdı. Buna karşılık eğer konserin birinci bölümünde birşeyler olmuşsa, bir iki arıza meydana gelmişse, Münir bey’in suratından düşen bin parça olurdu. Kimse ile konuşmaz kimseyi yanına sokmazdı. Ben bir daha hayatımda onun gibi yönettiği bir konseri bire bir yaşayan bir şefe rastlamamışımdır. Rahmetullahialeyh.

Bu yazı Dervish kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.
  • OYA

    Kıymetli Efendim;

    size iki üç hafta önce mevlevilik ile ilgili bir araştırmam sırasında rastladım.
    Efendim ben Eskişehir’de yaşıyorum.Beni bir muhip olarak görebilirsiniz.Mesnevi’yi ,makalat’ı birkaç defa okudum ve Divan-ı kebir’i okumaya başladım.Allah nasip etti 2 hafta önce Konya’ya giderek ederek Hz.Şems ve Hz.Mevlana’yı ziyaret ettim.Sizin sitenizden Eskişehir Kurşunlu Camii nin mevlevihane olduğunu öğrendim ve sizin yönlendirmenizle orada ikindi namazı kılarak,Hasan Hüsnü Dede’nin mezarını ziyaret ettim ve Allah kabul ederse kendilerine Yasin Şerif okudum.Eskişehir Mevlevihanesi Kültür Derneği’nin Cumartesi sohbetlerine katılmak üzere de davet edildim.
    Efendim değerli vaktinizi alıyorum hakkını helal ediniz,ancak bunları anlatmamdaki sebep;siz sitenizde başka bir gönül dostuna;önce dini hükümlere uyacaksınız sonra aşkınız galip gelirse Mevlevi olursunuz ‘şart değildir,Ruhun neş’esidir.”demiştiniz..Efendim bana yol gösterirmisiniz,ben daha da içerisinde yer almak istiyorum..

  • neş’enizin öne geçtiği anlaşılıyor, ziyaretiniz makbul olsun. Din’in emirlerini unutmayınız. Başkaca tavsiyem yok. Hayırlı olsun. Mesneviyi başucunuzdan ayırmayın. Slm.

  • doğrudur, Rumelihisarı, yanılmışım, düzelttim, teşekkür ederim

  • Adil Bora

    Siz de bizlerin ruhlarının neş’esisiniz, susmayınız,
    Siz de merhum Selçuk gibi hak kuvvet verdikçe ayrılmayınız sevenlerinizden…

  • Ayşegül Serdar

    Hocam,
    Nerelerdesiniz? Telefon ile arayıp sizi yormak istemiyorum. İnşallah iyisinizdir.
    Saygılarımla.