Diokletien'in yeşil marulları

tarih sohbetleri
İzmit 305

   Roma imparatoru Diokletien M.S. 245 yılında Dalmaçya’da Dioklea kasabasında doğdu. Bir köle ailesinin çocuğuydu. İmparator Probüs zamanı orduya girdi ve hızla yükseldi. 283’te İran seferine katıldı. İmparator Carus bu sefer sırasında ölünce yerine oğlu Numerius geçmişti. Ancak Numeriüs çadırında ölü bulundu. Üvey babası Arius Aper tarafından öldürüldü, dediler. Diokletien Aperi öldürdü. Askerler Diokletien’i imparator ilan ettiler.
                                      
                                    Maximien Hercules

Diokletien imparatorluğu büyük sıkıntılar içinde bulmuştu. Ordu’da ayaklanmalar vardı ve Roma  ekonomik kriz içindeydi. İmparator ordudan tanıdığı yakın dostu Panonia’lı bir general olan Maximien Hercules ile iktidarı paylaşmak istedi. Diokletien 286 nisanında kardeşim dediği Maximien Hercules’i “august” ilan etti. İki hükümdar İmparatorluğu paylaştılar: Diokletien Doğu’yu Maximien Batıyı aldı.

291 yılında Diokletien ve Maximien Milano’da buluştular. Her iki augüst’ün karşılaştıkları zorlukların ardı arkası kesilmiyordu. Bu yüzden Diokletien kendilerine birer yardımcı (Sezar) seçmeyi kararlaştırdı. İllirya’lı iki generali bu işle görevlendirdi: Galere, Diokletien’in sezarı, Constance Chlore, Maximien’in sezarı oldu.
293 martında Roma tahtı dörde ayrıldı. Tarihte ilk defa görülen bu dörtlü yönetim biçimine "tetrarchie” adı verildi 
                  
İmparatorluk on iki grupta toplanan ve dört tetrark tarafından yönetilen dört alan üzerinde. 101 eyalere ayrıldı. Diokletien Mısır, Libya ve Trakya’yı aldı. Maximien Hercule İtalya ve Afrika’yı aldı. Constance Chlore Gaule ve Britanya’yı, Galère ise Yunanistan, Makedonya, İllirya ve Panonia’yı aldılar. Ancak Diocletien diğerlerinden üstündü. « Primus Augustus » ünvanını  koruyordu.
 
Roma bu devirde değerini kaybetmeye başlamıştı. Dört imparator  Başkent’te oturmuyorlardı. Diokletien Nikomedya’da, Maximien Hercule Milano’da Constance Chlore İngiltere’de, Galere Sirmium’da hüküm sürüyordu. İtalya öncülüğünü yitirmişti. Sonunda İmaratorluğun basit bir eyaleti olarak kaldı. 

Diokletien “Primus Augustus” olarak  İmparatorlukta derin reformlara girişti. Pek çok ekonomik reform yaptı. İmparatorluğu, hükümdarın yaşayan Tanrı gibi görülmesini sağlayan bir  Doğu monarşisisi şekline soktu. Böylece Senato son iktidar kırıntılarını da kaybetti.

Büyük İşkence” (303-304) Diokletien Hıristiyanlar uyguladığı “büyük işkence “ile de tarihe damgasını vurmuştur. İmparator Roma’nın eski geleneklerini canlandırmak ve “tetrark” dörtlü yönetime tanrısal bir özellik katmak istiyordu.
 
Sezarı Galère tarafından koşullandırılan Diokletien, 303 şubatı ile 304 şubatı arasında dört büyük genelge yayınladı: Bunlar Hırıstiyan yazıtları ve tapınaklarının imhası ve Hırıstiyan din adamlarının malvarlıklarının dondurulması; hırıstiyan din adamlarının tutuklanması: Din adamlarının kurban kesmeye zorlanması, ve arkadan tüm hırıstiyan halkın kurban kesmeye zorlanmasını emrediyordu. Doğu ülkeleri “Büyük İşkence” den aşırı zarar gördü. Ancak asıl kanlı katliam İsa Peygamberin yaşadığı Filistin topraklarında ve Afrika’da meydana gelmişti. 

Sonunda işkence 305 yılının içinde bitti. Ancak  bütün bu olaylar kilisenin içini bir kere daha karıştırmıştı. Pek çok eski hırıstiyan zora dayanamayarak dinlerinden döndüklerini öne sürüyor ve tekrar hırıstiyanlığa kabul edilmelerini istiyordu. Bazı hırıstiyanlar ise ölerek şehit sayılmayı reddettikleri için onların affedilmesini istemiyordu. Bu arada belirtmek gerekir ki o çağda hıristiyan olanların çoğu, ordu, yargıçlık mesleği ve tiyatro gibi paganizm gelenekleri saydıkları işlere bulaşmak istemiyorlardı.
  

    Galere
Tarihçi Lactence, Diokletien, Maximien ve Galere’in sadece hırıstiyanları işkence etmekle kalmayıp yönettikleri kişilere karşı kriminel bir siyaset güttüklerini anlatıyor. Bu açıdan Diokletien’in genelgesine dayanarak tetrark’ı eleştiren Lactence, ordu’nun büyümesi, vergilerin artması ve eyaletlerin çoğalmasını kötülüklerin sebebi olarak gösteriyor.
 

Galere neden böyle hareket etti: Tarihçi Lactence çok basit diyor ve ilave ediyor: “ Galere hırıstiyanlardan nefret ediyordu zira anası Romula, iğrenç bir kadındı. Tuna nehrinin ötesindeki vahşi yerlerde  yaşayan barbar kavimlerden geliyordu. Fanatik bir putperestti. Dağ tanrılarına tapan bir dinciydi. Hırıstiyanlara duyduğu kini kendi oğluna aşılayan ve onlara işkence yaptıran bu aşağılık fanatik kadındı”. 

311 mayısında imparator Galere amansız bir hastalık sonucu uzun süre can çekişerek öldü. Pek çok antik yazara göre Galere Hırıstiyanlara reva gördüğü korkunç zulmün vebalini ödemişti.  Not etmek gerekir ki Galere’in ölümünden az önce Diokletien genelgelerini reddettiği söylenir.

Saltanatının zorluklarından bıkan Diokletien tahtını terk ederek Doğduğu Dalmaçya’ya gitti ve 313’te Split’teki sarayında öldü Diokletien son yıllarında Salone’deki bahçesinde marul ve lahana yetiştiriyor ve her gün marul yiyordu. Yakınları tekrar Nikomedia’ya dönerek tahta geçmesini istiyorlardı. Diokletien onlara “Siz buraya gelin, bakın marullar ne güzel büyüyor…” dedi. Diokletien’in marulları tarihe geçti. Yazar Apicius’a göre eskiler marul’u   salamura balık, zeytinyağı, kimyon ve sakız çiçeği haşlaması ile yerlermiş. 

Bu yazı şundan bundan kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.
  • selime

    Hikaye desem uygun düşmeyecek, bu tarihi vakıaların akışını okuyuşum boyunca; imparatorluk işleri, hükümdarlık ne çileli işlermiş diye içimden geçirmiştim, sonunda Diokletien’in de bunun farkına varması oldukça iç rahatlatıcı.
    Öte yandan insanlar birazda kendi birikimleri ile hesaplaşıyor, Diokletien’in insanlara zulmunun altında acaba onun bir köle ailesinden gelmesinin rolü yok mu idi?, yada Lactence içinde aynı durum.Kendi iç dengeleri yada dengesizlikleri daha sonra etkinlik kurdukları şeyler üzerinde de icra olunuyor.Fazla mı genişlettim bilemiyorum.

    tarihten bir kesit okumak harika idi, elinize sağlık
    daima hürmet ve muhabbetle

  • Capiten Bennett’i okudunuz mu ? bilmiyorum. O kitaba da Yüzbaşı Bennett’in, yirmi yaşında bir düşman subayı olarak geldiği İstanbul’da yaşadığı bir gönül bağını anlatarak girmiştim. Tarihin en korkunç toplu cinayetlerinden birini işleyen vahşi bir imparatorun, marul yetiştirerek şu fani aleme veda edişi ne kadar sürükleyici bir tablo değil mi ? İsterseniz siz buna tarih magazin deyin, ama bu tarz inceleme tekniği pek hoşuma gidiyor ne dersiniz ?

    Yorumunuzdaki “Lactence” sanırım “Galere” olacaktı. Biri Diokletien tarafından Nikomedia’ya çağrılmış, olaylardan az önce hıristiyan dinine girdiği için onun tarafından zulme uğramış, Tunus’lu bir Latin Retoriği profesörü, olayları bire bir yaşamış bir tarihçi, diğeri Diokletien’in sezarı olarak cinayet sorumlusu… Selamlar.

  • Diyarbakır’daki 17 bin “faili meçhul” ün Sahibince mâlum failini, İsa Ruhullah Aleyhisselamın 30 bin aziz yolcusunu, 1700 yıl önce İzmit’te bir günde katleden Galere ile, levh-i mahfuzda yan yana koyarlar mı dersiniz ? İkisi de “devlet için öldürdük” diyeceklerdir.
    Acaba gerekçeleri kabul görür mü ? Tekrar selam.

  • hakan

    Öncelikle söylemeliyimki yazıyı fazlasıyla beğendim ancak takıldığım bi nokta marulun geçmişi (coğrafya hocamın yalancısıyım) marulun asya kıtasına ait olduğu ve avrupanın bu bitki ile ortaçağdan sonra sonra tanıştığı.demek ki marulun sandığımızdan daha eski bir tarihi varmış. Ayrıca kral Diokletin ağzının tadını biliyormuş.

  • Başar

    İlk çağın meşhur “augustus”u ve “Tetrarchia”nın banisi olan bu zalim hükümdar 303-304 tarihli dört kararnamesinde kan dökülmeyeceğine söz vermişti. Lakin katliamlar Hristiyanlığı yok etmek yerine, güçlenmesine sebep olmuştur. Sergüzeştinden kesin malumat ile bahs edilemeyen Diocletianus’un Adriyatik kıyısındaki Salonae’de doğduğu belirtiliyor. Son yıllarını geçirdiği ve öldüğü, anıtmezarınıda barındıran sarayı ise bugün Hırvatistan’ın Split (eskiden Spalato) şehrinde ,günümüzde “Eski Kent” denen bölgeyi oluşturan yerdedir. Yıkıntıları elan bakıdir. Hem bir kent içi imparatorluk sarayı, hem de bir deniz istihkamı yapısıydı.

    Sayın Başar: Diokletien’in 303 ve 304 tarihi dört genelgesi madde madde elimizdedir. Orada kan dökülmeyeceğine dair bir işaret yok. Zulmün hıristiyanlığı güçlendirdiği muhakkak, aksi halde böylesine genişlyerek kökleşmezdi. Roma’nın zulmüne bir tepkidir. Din Allahın, orası öyle de, işin bir de sosyal ve felsefi yönü var. Saygıar.

  • selime

    Maalesef bahsettiğiniz kitabı okumadım, henüz okumadım.Ve haklısınız isimlerde bir hata oldu, yorumu yazarken yazıyı yukarıya kaydırıp bakmıştım, o arada karıştırmışımdır.

    Bir kaç sene önce bir film çevrilmişti, cennetin krallığı isminde.Filmi izlediğimde şaşırmıştım zira amerikan filimlerinde bazı değerleri koruma içgüdüsü vardır ve kuraldır ama bunlar bir nebze aşılmıştı.Orada bir komutan savaşa katılmıyor ve gerekçe olarak şunu söylüyor; eskiden savaşırken bunun Tanrı için olduğunu zannediyordum, ama daha sonra anladım ki kişisel iktidarımız ve şöhret için yapıyoruz bunu, bu nedenle artık Tanrı benimle değil.

    Görüyorsunuz siz kitaplardan anlatıyorsunuz biz filimden, buda fakirlikten efendim.Ama doğrusu sözleriniz bunu hatırlattı.

    Bu arada bu anlatım tarzında sanırım insani bir takım ipuçlarını yakalıyoruz ama sadece tarihsel süreç şeklinde anlatılan vakıalardan hemen uzaklaşıyoruz.Bilmiyorum bu gerçekten magazin düşkünlüğümü, inşaallah değildir.

    selam ve muhabbetle

  • Olayları tarihsel süreç içinde anlatırken arada rüzgarlanmak serinlik verir, ağır konuların okunması zordur, o bakımdan… Bu tavrın sürece zarar verdiğini sanmıyorum. Bizim ustalar da bunu yapardı. TV’nin olmadığı zamanlardan kalma bir yazarlık oyunu fazla ciddiye almayın…

  • Meydancı

    Bu anlatım tarzınız hep vardı ve biz bunu seviyoruz. Varolunuz. Ustalarınıza rahmet, ömrünüze bereket.

    Nice zalim hükümdarlar ne talihsizlermiş ki yaşlanarak kuvvetten düşerek ve kaçınılmaz sonu katre katre hissederek benliklerinde hepsi birer kuzu gibi sessizce soyunmadılar mı ölüme. Pişmanlık kelimesi karşılamaz ki hislerini, yeniden başlamayı dileyecek cüretleri dahi yok yüreklerinde. Her zalime macerasını zirvedeyken savaş meydanında sonlandırma lutfu bahşedilmiyor ya, pek hüzünlü oluyor sonları, tıpkı bir insan gibi ölüyorlar günün sonunda, tersine yaşamlarına rağmen. Yakın tarihte de çok örnekleri mevcut, değil mi üstad.

    Mubarek gün içimiz marul’a sarılmış çig köfte çekti acılı limonlu. Birlikte yer miyiz bir münasip zamanda, perhizinize uygun ise.

  • Yazı çok hoş. Bunun yanında şunu söylemezsem de geçtiğim tornaya haksızlık etmiş olurum: Şu özel isimleri asıl halleriyle kullanmama hastalığından ne zaman kurtuluyoruz üstadım? Diocletianus olmasın o? Ve yazıda geçen diğer isimler… Bir hocamızın güzel bir ifadesi vardı; öbür tarafta bu adamlara buradaki gibi Fransızcadan, İngilizceden çakma halleriyle seslensek dönüp bakmazlar.

    -Diokletien… Diokletien baksana az.
    …kime diyorsun, bana mı? Diocletianus’um ben.
    -Olsun ne fark eder… senin şu Truvayla ilgin var mı hacım?
    Truva mı? Ha şimdi anladım! Sen Türksün değil mi?

  • Değerli fikirlerinize teşekkürler, haklısınız konunun heyecanına kapılınca isimler dikkatten kaçıyor. Ancak bazı “sık kullanılan” isimlerin Türkçeye girdiğini de söyleyebiliriz. O zaman yapacak birşey kalmıyor. Biz gazeteciler yıllar yılı Endonezya devlet başkanı merhum Ahmet Şukranî’ ye İngilizceden tercüme “Soekarno” demedik mi ? Ebu Medyen de Fransız basınından aktarma “Boumedyen” olmuştu. Bu işin fantezisi ama size hak veriyorum, orijinal isimleri kullanmalı. Hocanıza saygılar sunarım, kendisini tanımak isterim. Ben vaktiyle Fakültede Arif Müfit Mansel’n derslerine girer “arkeoloji keyfi” sürerdim. Siz kimin üretimisiniz ? Sizinle sohbet edilebilecek galiba… Aynı yazı ile ilgili yazışmalarda 31 ağustos tarihli yorumumu okur ve bana haber verirseniz sevinirim.

  • Yeniden merhaba;

    Şimdi üstadım (yazıya ve konuşmaya “şimdi” diyerek başlama alışkanlığı çok ilginç, ne zamandan beri var; olması gerekir mi gibi soruları geçiyorum) şöyle bir durum var sonda söylemem gereken şeyi başta söyleyeyim (bu kalıbı da seviyorum) ben İstanbul Üniversitesi Latin Dili ve Edebiyatı (Klasik Filoloji de diyebiliriz) ile Felsefe bölümlerinin üretimiyim. Ziyadesiyle Latin dili idi, ancak zaman içinde ilahî ellerin de iteklemesiyle yönelimim felsefeye doğru oldu. Prof. Çiğdem Dürüşken, Prof. Bedia Demiriş (Latin Dili), Prof. Teoman Duralı gibi değerli hocalarım hâlâ akademide, görevleri başındalar; onların tornasından geçip yoğruldum, yoğrulmaya devam ediyorum. Lisans-üstü eğitimimin beni nereye sürükleyeceğini zaman göstercek.

    Bir söyleşide dostluklarınızdan bahsederken “20li yaşlardayken, 70li yaşlardan arkadaşlarım oluyordu; 70li yaşlara gelince 20li yaşlardan arkadaşlarım oluyor” demiştiniz; sizinle muhtemel dostluğumuz da bu düzeni bozmayacak cinsten. Halikarnas Balıkçısı gibi, merhaba merhaba ve merhaba yeniden; selamlar, sevgiler.

    Şimdi şu özel isimleri asıl halleriyle kullanmama ya da “Türkçeleşmiş” hallerini kullanma tercihine geleyim. Küreği biraz derine daldıracağım kusura bakmayın; çünkü bu basit bir tercih meselesi değil. Öz-türkçeleştirme ya da Fransızca etkisi de değil, tam bir medeniyeti anlama telâşı!

    Üstadım biliyorsunuz, batı alemi için Latince ile Yunancanın sadece (kurudan kuruya) dil anlamına gelmiyor. Aynı zamanda bu diller kültür taşıyıcılığı rolünü de üstleniyorlar. Ben çok ama çok farklı zamanlardan Latince metinler üzerinde çalışma imkânına ulaşmış biriyim. Örneğin İ.Ö. 1. yy.’dan Cicero’nun metniyle 16. yy.’dan Copernicus’un ve 17. yy.’dan Bacon’ın metinlerine detaylı bir şekilde eğilme fırsatını buldum. Her şeyi bir kenara koyuyorum, Cicero’dan başlarsak (ki öncesi de var ama şimdi Cicero’yu milat alalım) yaklaşık 18 yüzyıl aynı dille bilim ve felsefe yapıldığını düşünün. Ve bunun içinde pagan alemi var, Hıristiyan alemi var, adım adım kendini gösteren, yer yer Aristotelesçi Skolâstik düşünceye karşı gelişen, din-dışı görünen ama ondan asla kopmayan (bizde öyle bir anlatılıyor ki, sanki gökten zembille indi Renaissance. Biz her şeyin gökten zembille inebileceğini düşünerek “tarih” yazmaya merâklıyız. Oysa Ortaçağ süzgeci olmasa Renaissance da olmazdı; Ortaçağın Aristoteles’i denen Aziz Thomas Aquinas’ı çıkarın bakalım batı düşün yazınının sağlam yapısı nasıl çöküyor) Renaissance ve Aydınlanma alemi var… var oğlu var… Bunların hepsinde dilin üç aşağı beş yukarı ortak olduğunu düşünün. Bu müthiş bir düşün ortaklığı anlamına geliyor; yüzyıllar boyunca demlenmiş bir çay. Her yüzyıl veyahut her farklı tavır kendinden bir şeyler katmış; içinde Orta Avrupa barbarlığından da (Germania, Gallia vs. Bir zamanlar Romalıların nezdinde Almanlar, Fransızlar ve İngilizlerin ataları da barbardı! Örn. Bkz. Tacitus, De Situ ac Populis Germaniae), Roma nizamından da, Yunan aklından da, Hıristiyan çileciliğinden de, doğulu kavimlerin (biz de dahil miyiz acaba?) kültürlerinden de, Müslüman Araplardan da esintiler, aromalar var. Bu bütünlüğü sağlayan temel unsurlardan başlıcası dil; hatta Yunancayı da aşacak şekilde Romanum Imperium’dan sonra ziyadesiyle Latince.

    Copernicus gökbilimci (Copernicus metninde kendinden ve diğer gökbilimcilerden “mathematicus” diye bahsediyor; matematik teriminin 16. yy.’da içerdiği anlamı düşününüz) olmasına rağmen onca karmaşık hesapların arasına İ.Ö. ve İ.S. 1. yy.’ın şairi, aynı zamanda Latin edebiyatının güneşi sayılan Vergilius’tan bir dize alıyor, Latince! Platon’un okulunun kapısında yazılı olan yazıyı alıyor, Yunanca! Batılı aydın tipi ne yaparsa yapsın, bilimin hangi sahasıyla uğraşırsa uğraşsın Yunanca ile Latince damarlarında dolaşıyor. Latincesini yazıyor, Yunancasını yazıyor. Rotterdamlı Erasmus bizzat Latince deyişleri toplamış (Adagia) dönemin entelektüelleri kapış kapış satın almış. Yedikçe acıkırcasına kültürün menbaından içmiş; bilim dili, felsefe dili, din dili olarak belirlediği Latinceden kaçmak mümkün mü? Değil elbette.

    Batılı kafa batılılık krıteri belirleyene dek nice yüzyıl uğraş vermiş, biz anayasada bir yasa değişikliğiyle batılı olacağımızı sanıyoruz. Oysa Yakup Kadri Karaosmanoğlu bir Fransız gibi düşünerek, 30’larda Horatius’u çevirirken Horatius demiyor da kapakta Horas diyor. Çeviriye bakıyorsunuz hiç de fena değilmiş Fransızcası üstadın, çünkü Horatius’u Latincesinden yani batılının içtiği pınardan olduğu gibi değil de, ikinci kaynaktan yani Fransızcasından çevirmiş. Yani ben Nezih Uzel’i Türkçesiyle değil de, Fransızcasıyla anlayıp onu İngilizceye çeviriyorum öyle düşünün! Size nüfuz etmek mümkün mü? Sizi Fransızcadan çevrilmiş İngilizceyle anlamak mümkün müdür? Suretinizin suretini alıyorum, sizi asıl kaldığınız topraklara çakılı bırakıyorum. Bu Klasik Filoloji disiplininden öyle allah ne verdiyse değil, ciddi ciddi geçen herkeste yürek ağrısı anlamına geliyor.

    Karaosmanoğlu koca Augustus’a Ağustos demiş. Tamam Ağustos oradan gelir ama, o zaman Julius Caesar’ın Julius’una da Temmuz de tam olsun. Sürgünün şairi Ovidius, her daim Ovid; yukarıda bahsettiğim Vergilius ise Verjil ya da Virjil olmuş. Hep İngilizcenin, Fransızcanın etkisi. Diyebilirsiniz ki haklı olarak, “yahu elin İngilizi, Fransızı onları değiştirmiş biz niye değiştirmeyelim? Adamlar Ovidius’a Ovid demişler, biz demeyelim mi?” Haklısınız. Ama şöyle bir durum var, onlarda Latince ve Yunanca sonek bilgisi damarlarda dolaşan kan gibidir. Örneğin Marcus’un erkek adı olduğunu ve isimce Marc’ın atası olduğunu bilirler, ona göre bir tavır alıp Marc veya Mark Anthony diyebilirler Marcus Antonius için. Ancak Marcus adını asla görmezden gelmezler. Biz ise Ovidius’u Ovid bildiğimiz zaman, aradaki bağlantıyı kaçırıyoruz. Veya daha güzel bir örnek var: Julius Caesar’ı Jül Sezar diye bilenleri bir daha yolundan çevirmek mümkün mü? Meşhur Novum Testamentum (Evangelium Secundum Matthaeum / Yeni Ahit, Matta 22.15) deyişini “Sezar’ın hakkı Sezar’a” (Redde Caesari quae sunt Caesaris) diye çevirmişiz. Caesar değil, Sezar! Dil kültür taşıyıcılığı anlamında bir duyuş meselesi aslında; yanlış duyumsama ihtimaliniz her daim var (Sizin şu bilge olup da anlaşılamama ihtimali gibi!). Caesar’ı Sezar, Cicero’yu Çiçero, Augustus’u Ağustos ya da Ogüst, Seneca’yı Seneque, Plinius’u Pliny, Livius’u Livy, Homeros’u Homer, Hesiodos’u Hesiod, Plutarkhos’u Plutark, Diogenes’i Diyojen diye bellediğiniz sürece zihninizde o medeniyeti anlama telâşı hep güdük kalacaktır. Çünkü benim komşumun adı Mustapha değildir, Mustafa’dır. Bu biraz da bunun gibi bir şey.

    Batılı ya da Avrupalı olalım, gibi büyük lokmalar yutmuyorum elbette. Bunu ayrıca tartışırız. Ancak en azından bir medeniyeti anlayabilmek için gerekli koşulu yerine getirmemiz gerekiyor. Yani onu o eden dili bilmek, dilimiz elverdiğinde onu o olduğu şekliyle okuyabilmek gerekiyor. Dilimiz Ovidius’u gayet güzel söyleyebiliyor; hatta şunu söyleyebilirim ki Türkçemiz okunuş bakımından Latinceye inanılmaz derecede benzer. Hatta büyük lokma yuttuğumu belli etmek istemem ama birçok kere başıma geldiği üzere söylüyorum, Latinceden yapılan çevirilerde Türkçemiz çoğu kere (bakın üstüne basarak söylüyorum) bu sıkıntılı haliyle bile çoğu ikinci dilden (İng. Fra. İta. vs.) daha yetkin görünüyor. İngilizcesinin çevirmeni deyim yerindeyse kastıkça kasıyor kimi zaman, ufacık bir Latince cümleyle cebelleşiyor, savaşıyor. Biz ise aynı cümleyi, günümüzdeki bildik sıkıntılarına rağmen, Türkçemize kolayca çevirebiliyoruz. Ömer Naci Soykan hocanın tepkisi vardır Arayışlar kitabında “Türkçeyle felsefe yapılmaz” diyenlere. Çok ama çok haklıdır. Yapabilene, kullanmasını bilene bilim ve felsefe kapıları “Türkçe olarak” gayet açıktır! Latince ve Yunancadan yapılmış çoğu çevirinin “çeviriymiş gibi” kokmamasının nedenini ben biraz da dilimizdeki kelime türetim kabiliyetinin Latincedekine benziyor oluşuna bağlıyorum; ama dediğim gibi yapabilene.

    Biraz konu dağıldı, saçıldı gibi. Ama olsun; Çala-klavye, bir çırpıda birçok şeyi anlatmaya çalıştım.

    Şimdilik yazıma son verirken, sevgi ve hürmet sunarım.

    Cura ut valeas.

    C. Cengiz Çevik

    Geçenlerde Erendiz Özbayoğlu hocam aktardı, batıdaki ciddi yayınlarda da artık tümden asıl isimler kullanılacakmış. Bize de yansısın bu hayırlı değişim.

  • Haklısısnız. Ancak bu yazdıklarınızı bir kitap haline getirseniz, bizim sınırlı sayfayı neden seçtiniz ki ? emeklerinize yazık olacak. Şu düzen kurulduğundan beri 54 santim 104 satır bir yorum görmedim.

  • Zamanla her şey mümkün. Zaman!

  • alpaslan

    Abi neyaptın sen ya isimlerin sonunun aslında “us”lu olduğunu anlatmak için bi kamyon yazı yazmışın oku oku bitmiyo yoruldum valla 🙂