Karnaval görüntülü Şebi arûs

436961-medium.jpg

 

Türkiye’de altı yüz yıl süren  Mevlevîlik, Osmanlı’nın son, Cumhuriyetin ilk yüz yılında laikliğe çarparak sahneden silindikten sonra turistik gaye ile yeniden geri dönüp hayatımızın içine girdi ya, biz bu hasenâtı aslına uydurmak için elli yıl uğraştık.

Tam mesafe aldık derken ortaya şimdi de bir  “şov” görüntüsü çıktı. Işıklı, dumanlı, sahte bulutlu, lazerli, dönme dolaplı, fırıldaklı şovlarla Mevlânâ ve Mevlevîlik anıyoruz. Teknolojik patlamanın doruğunda yaşayan devrin işgüzar adamları, İstanbul Boğaz köprüsünden ışık çağlayanları akıtırken, Hz. Mevlana’nın türbesi üzerinden nerede ise uzaya füze fırlatacaklar

Bu yersiz hengâme Hz. Pir’i nasıl anlatır ? bilemiyorum ama bana hiçbir şey söylemiyor. Büyük tarih bilgini Ahmet Cevdet Paşa’nın tesbiti ile her çağın dilini konuşan Mevlânâ ve Mevlevîliği, bu çağın akıllıları şimdi böylesi uydurma bir dille konuşturma sevdasına düştüler. Kendi ölçülerinde başarılarını o ışık tayfları gibi göklere çıkarıyorlar. Gören manzaraya bayılıyor…

Yıllar önce Konya’da bir Şebi arus kutlamasında bir sivri zekâlı, Hz. Pir’in ünlü resmini kocaman bir bezin üzerine boyayıp balonla gökyüzüne uçurmuştu. Üzerine çevrilen güçlü ışıkların altında resim, rüzgarda dalgalanıp duruyordu. Gecenin karanlığında Konya semaları hayaletler şatosuna dönmüştü. Herkes bu görüntüye hayrandı… Bir kişi hariç: Rahmetli tasavvuf ve gönül adamı mimar Ekrem Hakkı Ayverdi. Ekrem bey İstanbullu’ların kaldığı Şahin Oteli’ne geldi ve salonun ortasında  yüksek sesle : “Burası Nis karnavalı mı ? nedir bu rezalet” diye bağırdı. Konunun ciddiyeti ve ağırlığı karşısında ilgililerin hafifliği, Ekrem bey’i çileden çıkarmıştı… Az sonra Konya Valiliği emir verdi, on dakika içinde ışıklar söndürüldü. Yarım saat sonra uydurma portre yere indirildi, balonlar patlatıldı. İş bitti. 

O zaman yapılanlar, Mevlâna’nın 800. doğum yılı dolayısıyle şimdi yapılanların yanında yılbaşı maytabı gibi kalır. Ne yazık ki artık dünyamızda Ekrem Hakkı Ayverdi gibi, bir bid’ati on dakikada ortadan kaldırtacak güçlü insanlar yaşamıyor. Ayrıca şimdiki Mevlânâ hayranları onu bir karnaval papazına benzetmekten hiç utanç duymuyorlar. Konya’daki kutlamalar “Nis” karnavalı değil, Brezilya “faşingini” dahi gölgede bıraktı.    

Biz işimize yine kaldığı yerden devam ediyoruz. “Şov”lar dünyasını “şovmen”lere  bırakarak yolumuzu izlemeyi yeğliyoruz. “İslam dini” çıkışlı  bir yaşam biçimi” olan Mevlevîliğin denenmiş geleneklerini yaşatmaya çaba harcıyor ve bu muhteşem erenler ocağını, evliyalar bucağını, aşıklar durağını, dervişler süreğini,  yaşamın yeni icapları ile süslemeye çalışıyoruz. Çağın ona bir şeyler katmasını ve onun da çağa yenilikler sunmasını bekliyoruz.

Mevleviliğin, tarihlerde isim yapmış dergahları bir bir onarılarak yaşama yeniden gözlerini açıyorlar. Bu dergahlar, yüz yıla yakın bir zaman önce uykuya yatmasalardı, acaba bu gün hangi noktaya ulaşırlardı ?  Sorulacak en önemli soru bu… Aradaki zaman kaybını şimdi nasıl kapatmalı… ? Binaları düzelttik, içine ne koyacağız ?

Mevlevî’lerin, şimdi kullanılan tarihle 17 aralığa rastlayan “Pir”in vefat gecesine “Hakk’a vuslât” anlamında “düğün gecesi: Şebi arûs” dediklerini bilmeyen kalmadı… Ancak bu geleneğin şeklini kimse bilmiyor. Eskiden Mevlevî tekkelerinde Şebi arûs’ta düzenli “Mevlevî mukabelesi” yapılmaz, serazat, serbest bir eğlence gecesi düzenlenirmiş, naat ve ilahiler okunur, isteyen kayda tabî olmadan istediği zaman kalkar sema eder sonra yerine otururmuş, yemişler, çerezler yenir, çaylar içilir ezana doğru toplantı bitermiş.

Buna “ayn–i cem “ diyorlar. 1925’te tekkeler kapandıktan sonra evlerde devam etmiş. Ben sonuna yetiştim. Bunun bir örneğini, ilk defa, yıllar önce Çelebi Efendinin annesi İzzet Yenge’nin evinde gördüm. Sonra Bahariye’nin son şeyhi Selman Tüzün’ün Beşiktaş’taki evinde ve Yenikapı’nın son şeyhi Bâki efendinin oğlu Resûhî Baykara’nın Nışan taşındaki evinde yaşadım. Bu toplantılar pek güzel olurdu. Üsküdar’daki Özbekler Dergâhında da yıllarca yapıldı. Rahmetli Ahmet Ertegün’ün baba yadigarı bu mümtaz Dergâha Amerikan usûlü el koymasından sonra bilmem son yıllarda ne oluyor ?  

Şimdi biz bu geleneği 17 aralık Pazartesi akşamı Sapanca’daki evimizde “Sakarya İhvanı” ile yaşatacağız. Daha önce yaptığımız benzer toplantıları geliştireceğiz. Tire Mevlevî şeyhi Hayrullah Efendi’den kalma postu ortaya sereceğiz.  Natı Mevlânâ ve “şemi” okuyacağız. Semazen varsa sema edecekler. Ben şeyh baba olup posta oturacağım. Post duası yapacağım. Hanımlar helva kavuracaklar. Rahmetli İzzet Yenge’nin eskiden her yıl Konya’da Süleyman Dede’ye para verip yaptırdığı gibi Helvayı bir tepsinin üzerine Keops Piramidi gibi döküp üzerine çepeçevre kırmız nar tanesi dizeceğiz, en üstüne de tek bir ayva koyacağız… Helvaya yetişemeyen olursa ona da o ayvayı ikram edeceğiz… Helvayı yiyemeyen ayvayı yiyecek. Bir dost iki sandık mandalina alacak, bir diğeri nereden bulacaksa bir “kış karpuzu” bulacak. Onu da dualarla gülbanklarla keseceğiz.

Şebi arûs’un ünlü karpuz geleneği Cenabı Pir’den kalma. Hazret vefatına yakın ateşler içinde kıvranırken canı karpuz istemiş. Konya’da bulup buluşturup getirmişler, birkaç yudum tatmış, bu yüzden Mevlevî’ler Şebi arûs’ta karpuz yerler.

Buyurun bekleriz ev kaç kişi alırsa… Yemiş, çerez getirmeyi unutmayın. Ona “yaprak niyazı” derler. Bir yere giderken bir Mevlevî, gücü yetmese de hiçbir şey götüremese, sokaktaki bir ağaçtan bir “yaprak” koparır hediye yerine onu götürür. “Yaprak Niyazı” işte o… Selam ederim.

Bu yazı Dervish kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.
  • zehra dinçer

    Hz.Mevlanaya gönül verenlerin yürek sızısını kelimelere dökmüşsünüz.Hepimiz bu karnaval görüntülerden muzdaribiz.Bu kadar hafife alınmalardan şikayetçiyiz.Hz.Pir yine teselli ediyor…Anlat a gönül,kederle karışık olmayan bir neşe gördünmü sen…selam ve saygılar..

  • Sayın zehra dinçer.
    Mevlâna’nın adını duymak neş’esine varmaya yetmiyor. Bu çeşit eksik insanların pek çoğu ile etkinliklerde yıllarca beraber oldum. Tek ortak noktaları hani o “ne olursan ol gel…” var ya, işte o. İşin tuhaf yönüne bakınız ki, o satırların da Mevlânâ’ya değil Yusuf Kaşânî isimli birine ait olduğunu rahmetli Gölpınarlı Hoca söylerdi. Sonuçta Mevlânâ’ya ulaşan pek az kişi var, herkes kendi Mevlânâ’sı ile geçinip gidiyor. Hz. Pir’in buna da itirazı yok. Ancak “beni bebecikler gibi pazara çıkarıp satıyorlar…” diyor. Yine de Pir’im hoş görülü. Ne yapalım, herkesin Mevlânâ’sı kendine kutlu olsun.

  • Gökhan Yücel

    Şeb-i Arus mübarek bat.

  • Gökhan Yücel

    Hocam bu arada bu yaprak niyazını ilk defa duyuyorum sizden. Acaba anlattınız da biz mi kaçırdık yoksa yeni bir adet olarak mı zuhur ediyor?

  • AHMET ISPARTA

    Bunu ben de duymuş idim kardeş. “Tuhfe-i dervişân sebzest.” (Dervişlerin hediyesi bir yeşil yapraktır.)

    Hocama bütün gönlümle katılıyorum. Bence Gölpınarlı Hoca’nın “Mevlana’dan Sonra Mevlevilik” kitabını bugün yazsa idik, Mevlevilik tarihinde yeni bir bölümlemeye daha gidecek ve “Gel, ne olursan ol yine gel..” sözünden önce ve sonra olmak üzere iki yeni dönem daha belirleyecektik…

    Haddimi aşıyorsam bağışlayın, lâkin bence Hz. Mevlana’ya ve Mevleviliğe bu sözden daha fazla zarar veren başka kurum, kişi ve söz yok gibi geliyor bana.. Artık nerede duysam tüylerim diken diken oluyor, içimde -maalesef- kontrolsüz bir öfke birikiyor..

    Bu söz bir şekilde literatürden kazınmadıkça, Hazret-i Pir’in adı anılınca akıllara başka bir söz gelmedikçe bu panayır -korkarım- devam edecek…

    Bu söz ile Hazret-i Mevlana’yı özdeşleştiren ilk kim ise ona da Allah’tan rahmet diliyorum. Zira “Sebep olan yapan gibidir.” Bu kadar büyük bir gadr ve bühtana sebebiyet veren ve sebep olanlar için başka ne dilenebilir ki…

  • Sayın Gökhan Yücel
    Yaprak Niyazı” hakkında benim unuttuğum bir konuyu Isparta hatırlattı. “Yeni bir gelenek mi zuhur ediyor ?” sorunuz yerinde, ben son zamanlarda geleneklerin de düz çizgi üzerinde gelişeceğini düşünüyorum. Mesela bu yıl “şebi arûs” karpuzunu ilk defa kullanılan bir bıçakla kestik. Neden böyle oldu ? ben de bilmiyorum, içimden öyle geldi.Şebi arûs’ta karpuz kesmek gelenek, hiç kullanılmamış bir bıçakla kesmek ise bu geleneğin uzantısı ve yeni yorumu. Olamaz mı ? Bilmem.

  • Sayın Isparta,
    Uzun yıllar hiç ısınamamıştım o “gel…gel…” e… Eğer O’nu Hz. Pir söylemişse “gel de adam ol, geldiğin gibi kalma…” demiş olabilir. Bu nokta kimsenin dikkatini çekmiyor.Herkes kendi şeytanî yaşayışına en umulmadık yerlerden gerekçe aradığına bu şiir yedi mertebeli manevi hiyerarşinin ilk basamağına takılanların pek hoşuna gidiyor… “Ümitsizlik kapısı”nın kapıcıları acaba kimler ? Allahüalem…

  • Sayın Isparta,
    Bu dörtlük kat’iyyen Mevlânâ’nın olamaz. Neden olamaz…? İşte onu da kesin söyleyemiyorum. Bu işi anlamak için galiba “bir başka boyuta ” geçmemiz icap edecek. Herhalde Pir’in ne demek istediğini gelecekte yaşayacak olanlar bizden daha iyi farkedeceklerdir. Selam.

  • dr.abdullah

    hamdolsun,”düğün gece”mizi HOCANIN DEVLETHANESİNDE GEÇİRDİK,ev de gerçekten düğün evi gibi idi..hiçbir ayrıntı atlanmamış,her türlü hazırlık eksiksiz yerine getirilmiş idi.bir de hocanın titizliğine,himmetine ve enerjisine makes olacak birkaç heyecanlı sine olaydı…ah!

  • Değerli doktor,
    Davete nazik icabetinizden dolayı medyunu şükranım, ama bu sütünlarda yazıları konuşsak…

  • serkan Tentaş

    yav bakın abiler ablalar ben serkan ben bir odev icin yardım ıstıcem şeb-i Arüz nerede yapıldı cevabını bilen varsa msn me göndersin [email protected]

  • abiler, ablalar değil, yorumu kime atıyorsan ona sor, burası ilan tahtası mı ? “şebi aruz” değil “şebi arus” Konyada, orada yazıyor, okuma bilmiyormusun sen ? her sene Konyada yapılır.Pek çok “şebi arus” yapıldı şimdiye kadar. “Şebi aruz nerede yapıldı” derken sanki tek bir şebi arus varmış gibi konuşuyorsun, ayrıca , sana neden bilgi verelim ki, biz bu bilgileri kolay toplamadık, bi…de…sana bilgi vermek faydasız, o değerli bilgilere yazık olur, nasıl olsa ödevi yazdıktan sonra hepsini unutacaksın.

  • çok güzel 🙂 🙁