Yenikapı Mevlevihânesi

                                          

(Arşivden/1993)

Mevlânâ Celaleddin-i Rumî’nin vefatından sonra O’nun yolundan gidenler, topluluklarının devamı ve ortaya atılan yüksek insanlık ideallerinin yaşaması için, za­manın icaplarına uyarak “Mevlevî Tekkeleri” kurdular. Anadolu Selçuklu Devleti’nin sonu ve Osmanlı’ların ilk yıllarında tesis edilerek yeni devletin yayıldığı topraklarda onunla birlikte gelişen bu tekkeler, devletin temelinde yer alan inanç ve kültür birliğinin taşıyıcısı ve koruyucusu görevini üstlenmişlerdi.

İstanbul’da ilk Mevlevihâneler Pir’in vefatından yaklaşık iki asır sonra kuruldu. Osmanlı başkentinde yer alan beş mevlevihâneden biri olan Yenikapı Mevlevi­hânesi, 1597 yılı Receb ayında açıldı. Bu dergâhın bânisi, yeniçeri katibi, Malkoç adı ile tanınan Mehmed Efendi’dir. Malkoç Mehmed Efendi, dergâhı kendi bağ ve bahçesini vakfederek şeyhi ve murşidi Kemalî Ahmed Dede adına kurmuştu…

Dergâhın açılış merasimi sırasında kürsüye çıkarak vaaz veren ve Mesnevî oku­tan değerli Mevlevî büyüğü Kemali Ahmed Dede, Yenikapı Mevlevihânesi’nin ilk şeyhidir.Yenikapı Mcvlevihânesi kurulduğundan itibaren Türkiye’de dergâhların bir in­kilap kanunu ile kapatıldığı 1925 yılına kadar 328 yıI yaşadı. Bu müddet içinde Kemalî Ahmed Dede’den, 1935’de vefat eden son şeyh Abdulbâki Dede Efen­di’ye kadar 20 şeyh, Dergâh’da postnişin oldu.

Yenikapı Mevlevihânesi İstanbul kara surlarının dışında, Merkezefendi Cami ve mezarlığının  yanındadır.

Tarihinde birkaç defa yanan ve yıkılan Mevlevihâne’nin son tamiri Sultan Re­şad devrinde yapılmış ve bugün ortada görülen bina o tarihte meydana getiril­miştir.

Mevlevihâne üç ana bölümden oluşuyordu: Semâhâne, Dedegân Hücreleri ve Matbah, Harem Dairesi.

Harem dairesi daha önce yanmıştı, ahşap Semâhâne 1961 yılında yandı, kâgir Dedegân hücreleri ve Matbah henüz yerinde duruyor. 1961 yılındaki yangında sonra vaktiyle Semâhâne çatısı altında bulunan türbeler ufak bir düzenleme ile Dergâhm mezarığına dahil edildi. Semâhânenin bulunduğu yer şimdi boş arsadır. Yanda gorülen kümbetli yapı Nâfiz Paşa kütüphanesidir.

Yenikapı Mevlevihânesi’nin tarihinde, klasik Türk musikisi’nin iki büyük dehâsı: Buhurîzâde Mustafa Itrî ve Hammamîzâde ismail Dede yetişmiştir.

1712’de vefat eden Itri, Dergâhın dördüncü Şeyhi Câmî Ahmed Dede’nin dervişidir. 1799’da Dede’lik ünvanına kavuşan ismail Dede’nin mürşidi ise Mevlevihâne’nin ünlü Şeyhlerinden Ali Nutkî Dede’dir.

Yenikapi Mevlevihânesi’nin en parlak çağı XVII. yüzyıl sonları ile XVIII. yüzyıl başıdır. Bu sırada Dergâh’ta Kütahyalı Seyyid Ebubekir Dede ve sırası ile üç  oğlu, Ali Nutkî Dede, Nâsir Abdulbâki Dede ve Künhî Abdurrahim Dede post makamında  bulunmuşlardı. Ali Nutki Dede, Mevlevî kültürünün yetiştirdiği en değerli insan, Galata Şeyhi ince ve zarif divan efendisi, hassas ruhlu şair, Şeyh Galib’in rehberi ve mürşidi­dir. Galib, çilesini Yenikapı Mevlevihânesi’nde çıkarmıştı.

Yenikapi Mevlevî tekkesinin yakın tarihinde iki büyük sima göze çarpıyor Dergâhm postunda 57 yıl oturarak kendisine en uzun hizmet devresi nasip olan Şeyh Osman Selahaddin Dede ve ayni vazifeyi 20 yıI verine getiren Şeyh Celal  Efendi…

Osman Selahaddin Dede dönemi siyasi olaylarla doludur. lmparatorluğun büyük gailelerle uğraştıği bir zamana rastlayan bu dönemde, Ye­nikapi Mevlevihânesi ve post makamı, o sırada ortalığı kasıp kavuran siyasi çal­kantılardan kurtulamamışur. Şeyh Celal Efendi’nin zamanı ise Yenikapi Mevlevihânesi’nin yeniden canlanıp bir ilim, irfan ve musiki çağlayanı ile coştuğu donemdir.

Kendisi de değerli bir musikişinas olan Şeyh Celal Efendi’nin Yenikapı postunda oturduğu yıllar, bu Dergâhın eski parlak çağlarını hatırlatacak kadar değerlidir. Nitekim o sırada Şeyhin müridleri arasmda hulunan Rauf Yekta Bey, sonraki yıl­larda ünlü bir müzikolog olacak ve yaşadığı döneme imzasını atacaktır.

XIV. yüzyıldan itibaren tedrici bir gelişme gösteren, en büyük üretimini son üç yüz yıl içinde veren Mevlevî musikisi repertuvarının Batı notası ile tesbiti ve günümüze ulaşması, bu büyük insanın çalışmaları sayesinde mümkün olmuştur. Şeyh Celal Efendi olmasaydı Rauf Yekta Bey olmazdı. Rauf Yekta Bey olmasaydı, dünya etno-muzikoloji tarihinin belki de en değerli bir hazinesine, modem zamanlar sahip olamazdı.

Bir “Yenikapı” yetiştirmesi olan Rauf Yekta Bey, Zekaîzâde Ahmed ve Dr. Suphi Ezgi ile birlikte lstanbul Belediye Konservatuvarında teşkil edilen bir ilmî hey’et aracılığı ile, 300 yıI içinde bestelenmiş olan ve sayıları 50′ ye varan bütün Mevlevî âyinlerini, 1932 yıllarının başında notaya aldı, tarihe bağışladı. Bu çalışma, o zamana kadar eski meşk geleneği ile, usta-çırak arasmda kalan mu­azzam Mevlevî Musiki repertuvarının üzerinde yapılmış ilk, en ciddi ve şu ana kadar eşine rastlanmamış bir ilmî  çalışma olarak kaldı.

Yenikapı Mevlevihânesi, Türkiye’de bütün tarikatlar ve tekkelerle birlikte 13 aralık 1925 tarihinde  bir inkilap kanunu ile kapatıldı ve tarihe gömüldü. Görevi ilga edilen Mevlevihâne’nin son Şeyhi Abdulbaki Dede hayatını sürdü­rebilmek için çeşitli eğitim hizmetlerinde bulundu. 1935 yılında bu dünyadan göçtü.

Yenikapi Mevlevihânesi daha sonraki yıllarda çocuk yurdu oldu. çocuklar eski Dedegan hücrelerinde barınıyorlar, eski tekke mutfağmda pişen yemekle besleniyorlardı. 1961 yılının Eylül ‘ünde bir gün, iki çocuk bir kuş tuttular. Uzun zamandan beri terkedilmiş Semâhânenin arka bahçesinde bir ateş yakarak kuşu pişirdiler. Yediler. Sonra ateşi söndürmeyi unuttular. Gece ateş büyüdü, arka du­varı sardı. Yangm hızla çatıya yükseldi. Mevlevihâne bir anda ateş çemberi için­de kaldı… lki saat içinde yandı, kül oldu… Mevlevihâne daha önceleri de yanmış  fakat tamir edilmişti. Ancak son yangm­dan sonra onu yeniden diriltecek kimsesi yoktu.

Yenikapi Mevlevihânesi son §eyhi Abdülbâki Efendi, Gavsî ve Resûhî Baykara isimlerini taşıyan iki değerli oğul bırakmıştı. Bunlardan ilki Gavsî Baykara, değerli bir müzisyendi. Rahmetli Neyzen Aka Gündüz Kut­bay’ ın hocası ve  bu satırların yazarının lstanbul Belediye Konservatuvarı İcra Hey’e­tinde, kudümde selefiydi. Resûhî Baykara lstanbul Belediyesi müfettişlerindendi. Her ikisi de merhum oldular.

Yenikapi Mevlevihânesi son Şeyhinin iki oğlu 1953 yılında Konya’da başlayan “Mevlânâ” ihtifallerinin kurucu kadrosu içinde yer almışlardı.Her ikisi de zaman zaman posta oturarak 350 yıllık aile geleneğini devam ettir­diler. Bu ihtifalin ilk yıllarında ve henüz hayatta olan lmparatorluk donemi Mevlevi ailelerin her yıI Konya’da toplandıkları sırada, zarif halleri ve fevkalade yüksek kültürleri ile eski Mevlevî geleneğinin yaşadığını ispat ettiler.

Gavsî Baykara’nın vefatından sonra Resûhî Baykara, Konya İhtifalinin gidişatı konusunda kuşkuya düştü. Geleneğe fevkalade saygılı ve tâviz vermez tutumu sonucunda bu ihtifalle ilgisini kesti. Aldığı bir davet üzerine .Londra’ya giderek “Collect House” isimli bir kuruluşta “semâzen” yetiştirdi.

Konya’da her yıI yapılmakta olan Mevlânâ ihtifallerinin kurucu kadrosunun ba­şında bulunan Sadeddin Heper de bir “Yenikapı” yetiştirmesiydi. Bu Mevlevihâne’nin son kudümzenbaşısı olan Zekaî Dede’nin oğlu Zekaîzâde Ahmed Efen­di’nin oğrencisiydi, kendisi de hocası ile birlikte mutrıbda kudüm çalmıştı. Aynı ihtifalde başından beri görev alan çilekeş dedelerden Halilezen Osman Dede ve merhum semâzenbaşı Ahmed Bican Kasaboğlu da Yenikapılıydılar. Türkiye’de şu anda görülen bütün semâzenlerin hocası Ahmed Bican Kasaboğ­lu’dur. O, son zamanda sema geleneğinin yüzük  taşıydı.

Dergâhların sırlandığı 1925 yılından 30 yıl sonra Konya’da yeniden uyanan “Mevlevi” ocağına  iki şeyh, bir kudümzenbaşı, bir semâzenbaşı ve bir halilezen veren “Yenikapı Mevlevihânesi”   varlığını böylece sürdürmüştü. (1993/Arşivden)

Bu yazı Dervish kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.
  • Değerli paylaşımınız için teşekkür ediyoruz
    Biz yeni nesil bilemiyoruz, nerede nasıl hazineler var.Fotoğraflarınız arasında görmüştüm, şimdi çok daha anlamlı oldu.Elinize, gönlünüze sağlık.
    Sağlıcakla kalın.

  • 27 eylül 2007 tarihinde yayınlanan “yandım Allah Mevlevîhânesi” ve 2 ekim 2007’de yayınlanan “Nur Hayata Döndü” başlıklı yazılarımı okumuş muydunuz ? Lutfeder okursanız. Mutlu olurum.Selam

  • İşaretinizle okumuş oldum, çok teşekkür ediyorum.
    Birşeyleri bahane yapıp istanbula gittiğimde bir kaç defa galata mevlevihanesine gitmek istemiştim, son ikidir tadilata denk geldim.Bir dostum, ne yapacaksın orada diyordu.Ama insan bir ruhu arıyor, o ruh ile karşılaşmak için gidiyor.Bu bir miras, içi dopdolu, kendisi ile beraber olanları yoğuran bir miras.Paylaşımınız benim söylememe gerek yok, çok değerli.
    Sevgi ve selamlarımla

  • yenikapının istanbulda 4 boynu bükük kardeşi daha var.(galata,üsküdar,bahariye ve kasımpaşa)onlar da hiç değilse birer yazı ile sevindirilmeyi hak ediyorlar ve de bu husus dahi himmetinize havale olunmak iktiza ediyor.merak ve hasretle bekliyorum efendim…

  • Selime Hnm.

    Dostunuzun “ne yapacaksın orada” deyişinin nedenini merak ediyorum. Ben Galata Mevlevihanesinin eşiğini aşalı 51 yıl oldu. Bu güne kadar kimseden böyle bir söz işitmedim.Bu söz beni yaraladı. Bir gerekçesi olmalı. Mevlevihâne şu sırada son zamanların en büyük onarımını geçiriyor. Bundan önceki onarım 60’lı yılların başında rahmetli mimar Selma Emler ve Mualla Anheeger tarafından gerçekleştirilmişti. Ben orada “İstanbul Sema Grubu” adıyla bir grup kurup 1980-2005 arası 25 yıl, Konya’nın dışında ilk özel sema törenlerini düzenlemiştim. Sonra işler değişti.Bu defaki tamir epey uzun sürecek, Gelecek yılın ortalarında biter. Bundan sonra Kasımpaşa ve Bahariye’ye sıra gelir. Rabbim ömür verirse görürüz. Maasselam.

  • Syn Dr. Abdullah
    Galata’yı da galiba yazmıştım, ama nerede ? Kasımpaşa ve Üsküdar Mevlevîhâneleri de perakende makalelerde kaldı. Şu beş tekkeyi bir araya getirsek de “İstanbul’un beş dervişi” adı ile bir kitap yazsak acaba basan olur mu ? Bu eserler her türlü himmete layik, gel gör ki, gerçek dostları fazla değil. Herkes Mevlâna’dan söz açıyor, Ortada Mevlevî yok… Şair-i azam vaktiyle “aba var,post var, ortada er yok” dedi âlem-i ûkbâ’ya uçtu gitti. Biz kalanlar dertliyiz vesselam ve Maaselam.

  • Değerli Hocam, dolaylı olarak sizi üzecek bir sözü sarf ettiğim için öncelikle özür dilerim.Aslında asla, öze, otantiğe değer verdiğini bildiğim bir arkadaşımdır ve sizinle dahil pek çok şeyle tanışmama vesilede kendisi.Demek ki bazen sözler hatalı çıkıyor ağzımızdan.
    Daim selamla..

  • Hasan Ali Göksoy

    Aziz ve Muhterem Nezih Beyefendi Kardeşim,
    “İstanbul’un beş dervişi” ni hazırlasanız da, basımı konusunda sonra bir imal-i fikr eylesek, ne dersiniz?..

  • cavit marancı

    Bugün 10.Nisan.2011;
    Mevlevihanenin önünden şöyle bir geçtim. Birkaç ay öncede bir konferans izlemiş ve restore edilmiş halini görmüştüm. Güzel olmuş..Allah emeği geçenlerden razı olsun.
    Lâkin bu gün geçerken sadece ve sadece “Fatih Vakıf Üniversitesi” ve “Medeniyetler İttifakı Enstitüsü” diye iki levha var. Üniversite ve Enstitü..eyvallah..diyeceğimiz yok!
    ..Ve lâkin mensup bulunduğu medeniyetin bir mahsulü olduğu -EĞER KASIT YOKSA-neden ihmal edilmiş?
    “Onarılan Yenikapı Mevlevihanesi’dir” diye bir kitabe neden çok görülmüştür?
    İlgili ve duyarlıların dikkatinine, derunî saygılarımla

  • üsküdar,lı mithat

    YENİKAPI MEVLEVİHANESİ hassas bir konu.sevgili nezih abi hani herkes MEVLANA,dan söz ediyor ama ortada mevlevi yok diyorsunuzya , hatırlarmısınız birgün tekkenin bahçesinde fakir ben mevleviyim diyen bir abimizin yakasına yapışıp eyer siz mevlevi olabilseydiniz yenikapı o halde olmazdı deyince ,size kim bu çocuk diye sitem etmiştive ben muhibbanım diye düzeltmişti.benim o günki feryadım orada hakiki ayin yapılanadek sürecektir inşaallah sultanım.benzer bir yazınıza yaptığım yorumda ne BURHANLAR var demiştim yukardaki yorumcuları BURHAN olarak kucaklıyorum saygılarımla huuuuu!