İstanbul'lu reis gelmedi

Beyoğlu Belediyesi parasız dağıtılan bir dergi çıkarıyor. Benimler röportaj yaptılar, kesip biçip kuşa benzetip öyle yayınladılar. “Yüreksiz”dostlar İşlerine gelmeyen yerleri çıkarmışlar, en çok yazının sonundaki “İstanbul’a hiç İstanbul’lu belediye reisi gelmedi ki…” cümlesine takılmış olacaklar. ben röportajın tamamını yayınlıyorum. Buyurun okuyun, iyi gelir.

Soru:Eski İstanbul ve Beyoğlu dendiğinde özellikle hatırladığınız ne var?

Cevap: Eski İstanbul Halic’le Marmara denizi arasındaki yarımadadır. Burası Bizans zamanı ortodoks, karşısı galata katolikti. Latin de derler. Bu  alan  bir İtalyan Ceneviz kontuvarıydı. Eski İstanbul ile Galata arasındaki sosyal ayırım Osmanlı yüzyıllarında da devam etmiş Galata daha sonra “Pera” sırtlarınnda doğru geliştiğinde bölgenin Latin karateri bozulmamıştır. Eski İstanbul‘da Bizans‘ı yenen İslam kültürü özellikle on sekiz ve on dokuzuncu yüzyıllarda Galata‘da gelişen Batı kültür ve yaşam biçimini alt edememiştir. Burada Osmanlı eserinin sayısı fazla değildir. Taksim suyu tesisleri, Ağa camii, Piyale Paşa Camii,  Galata Mevlevîhânesi başlıca Osmanlı eserleridir. Galata Mevlevihanesi’ ne  Galata kulesinden dolayı “Kulekapı Mevlevîhânesi” de derler.

Soru: Bize biraz Beyoğlu‘ndaki günlerinizden bahseder misiniz?

Cevap: Ben Beyoğlu‘na 1949 yılı ağustos ayında bir gece geldim. Onbir yaşındaydım.O gece” Sosisli sandoviç“le tanıştım. Ağabeyim bana hardallı sosisli sandoviç yedirdi. Bir de yan sokaklardan birinde “Sam   Amca” diye bir yer vardı, kapısında kocaman şapkası ile Amerikanın sembolü ”  Sam Amca” nın posteri asılı duruyordu. Oyun makinaları vardı orada… Para atıp sigara, hediye falan alıyorsunuz. O gece ağabeyim makinaya epeyi “on kuruş” attı hiçbir şey tutturamadı.Çok üzüldü. Gururu kırıldı.

Soru: O zamanlar   Müzik ve cemiyet hayatı nasıldı? Dostlarınızla nerelere giderdiniz?

Cevap: Para varsa Pasajda bira içerdik, mayonezi de o sırada tanımıştım. Şimdi Nevizade denen yerde Lefter’in meyhanesi vardı orada da hâlâ laterna çalan bir yaşlı rum çalışırdı. Laternayı çevirirken öyle edâlı ve sallı   hareket ederdi ki, müzik dinlemekten çok   herkes onu seyrederdi. Kıvamını buldu mu, bırakmazdı laternanın kolunu…Ağa Camiinin arkasındaki “Hüsnü Tabiat “lokantasında çorba kırk kuruş, pilav kırk kuruş, on kuruş ekmek, on kuruş su bir liraya doyardık.   Cumartesi günü okuldan çıkınca   Taksime doğru giderken sağda ilk Atlas sineması vardı.  O yıllarda sinemalarda    filmden önce Jurnal adıyla “haftanın haberleri” gösterilirdi. Evlerde TV olmadığına herkes dünyada olanları o haberlerden öğrenirdi. Bir de “amor” gözlükleri reklamı…Ben o haberlere pek meraklıydım.

Lisenin son yıllarında Galatasaray Eczanesi sahibi ,Hattat Macit beyin birkaç yazısını sarı kağıtlara bastırmış dükkanın arkasında gizli gizli satıyordu. Gidip alırdık. Pastacı geçen yıl vefat etti, toprağı bol olsun,ondan da “uludağ” veya “profitrol” yerdik. Devrimden kaçan Beyaz Rus Luka profitorlü Beyoğlu‘na getiren adamdır. Ben ellinci yıl dolduğunda “artık para vermeyeceğim” dedim, razı olduydu.   Luka‘nın yanında tiyatrocu Behzat Butak’ın pastahanesi vardı, ama o yaşamadı. Behzat bey’in   haberi olmadan   Luka‘nın ustası kel Osman duvarı delip   kazanına zehir atmış. Hastahaneye kaldırılanlar olmuş. Gazeteler günlerce yazdı. Kel Osman yıllar sonra Üsküdar’da pastacı dükkanı açtığında bu sırrı bana söylediydi.

Soru: Beyoğlu’nun yeni yüzünü nasıl değerlendiriyorsunuz? Değişimden memnun musunuz?

Cevap: Eski kararmış binaları yavaş yavaş onarıyorlar ama hâlâ içi boş çok bina var. Orta yerdeki “eski serkl d’oryan” binasının nasıl olup da bu zamana kadar boş durduğuna ve yıkılmaya mahkum olduğuna aklım ermiyor. Bu binada vaktiyle “Büyük klüp” diye mason kulübü vardı. Bir gün kapıyı aralık bulup içeri girdim. Kulübün kütüphanesinden kalma inanılmaz değerde antika kitaplar yerlerdeydi. Sonra o kitapları ben, aşağıdaki bir ayakkabıcının vitrininde dekorasyon olarak gördüm.

Soru: Peki bugün Beyoğlu görmek istediğiniz gibi mi?

Cevap: Hayır,

Soru: Sizce değişen neler var?

Cevap: Hiçbirşey…tabii mutasyonla doğal gelişme…

Soru: Mesela Balıkpazarı‘nın yeni halinden memnun musunuz?

Cevap: Görmedim. Ama memnun olacağımı sanmıyorum. Orayı ve tüm İstanbul’u onaranlar İstanbul’lu değiller ki. Bu şehre şimdiye kadar hiç İstanbul’lu belediye reisi gelmedi… İnşallah bir gün gelir. Yunus diyor ki:

                                         Nâgehan  ol şâra vardım ol şârı yapılır gördüm

                                         Ben dahi yapılayazdım taş ü toprak arasında….

“Şâr” şehir demek, Rabbim, bir şehri onarırken, ruhu taş, toprak ve harcın içine karışacak yürekli yöneticiler bizlere nasip etsin.   Teşekkür ederim.

Bu yazı Günün Çilesi kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.
  • Fatih

    Hocam bazıları da Türkiyeyi Türkler yönetmiyor diyor.Acaba haklılarmı?
    Acaba “yürekli yöneticileri” görebilecekmiyiz.

  • “Helvacıya tablakâr, ol tablakâra iktidar lazım” demişler, vaktiyle Macaristan’ı yüz elli yıl yöneten Türk siyasal gücü, bu gün İstanbulda acaristanı yıkamadı. Acaristan, Macaristan neyse…Kutlayınız laik devletinizi…

  • mustafa erence

    hocam merhaba ben mustafa erence sapanca meslek yüksek okulundan size sigara böreği yapmıştım sizde bize bir konser vermiştiniz hocam inş. görüşürüz görüşmek dileğiyle

  • lütfen yorumlar buradaki yazılarla ilgili olsun, kişisel konularda bana e-mail gönderebilirsiniz, adresim: [email protected] ülkemizde bir sigaraya adam öldürenler var ama ben sigara böreğine konser verdiğimi hatırlamıyorum.Selam.

  • fss

    Hocam,
    Istanbul’lu ne demek. Once onu anlasak. Istanbul’lu demek istanbul’da dogmak midir?
    Eger kisi Istanbul’da dogmussa buyumus ama uskudar’daki binek tasini, Gozcubabadaki son sokak tasini bilmiyorsa Istanbul’lu denir mi?

  • Evet İstanbul’da doğmak… İstanbul’un sokaklarını, kıyısını, köşesini bilmek daha sonra, ama önce ciğerine ilk havayı İstanbul’dan alıp doldurmak. Bu bir fizik konudur. Hem de kimya konusu.Benim babam 100 yıl önce gelip Haydarpaşa’da Askeri tıbbiye’ye girmiş ve Tunusbağında ev almış, yine de ben onu İstanbul’lu saymam, gözünü ve ciğerini burada açmış olacak…O zaman İstanbul’da bir ağaca yıldırım düşse adamın içi, ağaçtan önce yanar kavrulur.Bu kadar.

  • Serhat Başar

    İstanbulluluk herhalde İnadiye Rıfai Asitanesi haziresinde bir şahide sahibi olmak gerektir.Baki Selam.